Yaşamsal ve Kişisel Gelişim

Hoşgörünün Durugörüsü

En güzel pozları verirken, için aslında tam tersine kımıl kımıl mı kaynıyor? Yoksa akşam saatleri güneş batarken durulan o sakin deniz misin? Bir şeyleri hem çok sevip, hem çok mu nefret ediyorsun?

“İnsanlar, ırk veya renk gibi sebeplerle üstün olmazlar. En iyi kalbi, en iyi aklı olanlar üstündür. Üstün insan yerdekine eğilerek ayakta durur ve onu kaldırarak yükselir” demiş Robert Ingersoll. Ne demişse çok da güzel söylemiş bence. Üstünlükmüş, alçaklıkmış, paralısıymış, parasızıymış, renklisiymiş, simlisiymiş derken bu böyle devaaam eder gider, ruhundaki renk ne sen ondan haber ver?large (13)

En güzel pozları verirken, için aslında tam tersine kımıl kımıl mı kaynıyor? Yoksa akşam saatleri güneş batarken durulan o sakin deniz misin? Bir şeyleri hem çok sevip, hem çok mu nefret ediyorsun? Ya da yoksa olup bitenleri sadece sessizce mi izliyorsun? İhtilalci misin, protestocu mu? Kendi kendinin terbiyecisi olur musun bazen? Ya da her savaşta hep sen mi haklısındır? Etrafında mutlu insanlar görmekten keyif alır mısın ya da illaki arkadaşın olması gerekmiyor, güzel olan şeyleri takdir edebilme yeteneğine sahip misin? Egosantrikliğin tutar mı mesela arada, insanların kendilerini  ifade etmesi seni rahatsız eder mi? Ya da özgürce kendini ifade etmeyi bilen insanlara şapka çıkartmayı bir borç mu bilirsin?

Ben diyorum ki herkes bir dünya… İçinde farklılıkları, çelişkileri, çıkmazları, eksileri, artıları, zaafları, mutlulukları, mutsuzlukları ve daha birçok rengi olan… Her ne kadar farklılıklarımız ayrı olsa da asıl mücadelemiz aynı aslında dünya denilen bu gezegenin içinde. Hepimiz varlığımızı sürdürebilme telaşındayız… Hayatta olduğumuz sürece de bu hep devam edecek…

Dünyaya gelmiş her oyuncunun bir imtihan için geldiğini ve herkesin hayatında kendine göre zorluklar olduğunu düşündüğümüzde hoşgörü kendiliğinden zaten geliyor. Bunun için sadece arada kafamızı kaldırıp biraz olsun kendimizin dışındakilere bakmamız yeterli… Yeter ki bakmayı bilelim, hoşgörünün durugörüsü de hemen arkadan gelecektir. Gönül gözümüz her daim açık olursa evrenin muhteşem dansını seyredebiliriz. Bunun için önce yaratandan ötürü yaradılanı severek hoş görelim ki hoşgörü denizinde keyifli kulaçlar atabilelim…

Hayatımızı böylece yaşanabilir dünya kılalım, baktığımız her şeyde yaratanın bir güzelliğini görerek… Baktığımız kadar görüyorsak bakış açılarımızdır bize hayatı yaşatan. Ya iyi düşünüp mutlu ve sağlıklı bir ömür süreceğiz, ya da her şeyden şikayet ederek mutsuzluklar içinde geçen bir yaşamın mimarları olacağız. Seçim bizim, her an yeni baştan her an sıfır kilometre… Ne geçmişi silmeye çalışmakla ne de geleceği planlamakla…

Her şey şu anda o da tek bir doğruyla…

Gizem Sözen

Kelimeler Okyanusu

Eller…

eller

On beşinci yüzyılın başlarında, Nürnberg yakınlarında oldukça fakir bir aile yaşardı. On sekiz çocuklu ailenin oldukça mütevazı kazancını çocuklarına yetirmek için günde on sekiz saate yakın çalışırdı. Gerektiğinde konu komşudan yardım da gelirdi. On sekiz kardeşten ikisi, Albrecht ve Albert, bu umutsuz durumlarına rağmen, kalplerinde gizliden gizliye bir hayâli büyütürlerdi. Her ikisi de usta bir ressam olmak istiyordu ama babalarının kendilerini şehirdeki sanat akademisine gönderemeyeceğini gayet iyi biliyorlardı.Günler geceler süren tartışmalardan sonra iki kardeş ortak bir karar aldılar. Yazı tura atmaya karar verdiler. Yazı turada kaybeden maden ocağında çalışacak, kazandığı ile kazanan kardeşinin sanat akademisindeki masraflarını karşılayacaktı. Sonra da, kazanan kardeş, dört yıl sonra mezun olduğunda, ya resimlerini satarak ya da gerekirse madende çalışarak diğer kardeşi okutacaktı.

Bir sabah fısıltılı dualar eşliğinde yazı tura attılar. Yazı turayı Albrecht kazandı ve Nürnberg’deki sanat akademisinin yolunu tuttu. Albert ise maden ocağının yolunu tuttu. Dört yıl boyunca kardeşine para gönderdi. Albrecht’in karakalem ve yağlı boya resimleri akademide hemen herkeste hayranlık uyandırmıştı. Öyle ki daha mezun olmadan hatırı sayılır paralar kazandı.

Genç sanatçı mezun olup köyüne döndüğünde, kalabalık ailesi evlerinin verandasında yemekteydi. Uzun sohbetlerin ardından, Albrecht ayağa kalktı, kardeşi Albert’in elinde tutup kendisine yaptığı eşsiz iyiliği anlattı. Albrecht, Albert sayesinde hayallerini gerçekleştirmişti. Sonra sözlerini şöyle tamamladı: “ Ve şimdi, benim fedakâr kardeşim Albert, sıra senin. Şimdi Nürnberg’e gidip hayallerini gerçekleştirebilirsin. Masraflarını ben karşılayacağım.” Herkesin gözü Albert’e döndü. Albert, oldukça solgun yüzünü yıkayan göz yaşlarını gizlemeye gerek görmeden, başını “hayır, hayır!” anlamında sağa sola sallıyordu.

Albert, sonunda kalktı ve göz yaşlarını sildi. Kardeşlerinin, anne babasının yüzlerinde gezdirdi gözlerini. İki elini de sağ yanağına yapıştırıp yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başladı: “Hayır, kardeşim. Nürnberg’e gidemem. Benim için artık çok geç. Dört yıllık maden işçiliği ellerime neler yapmadı ki! Her parmağım en az bir kere ezilip kırıldı. Son zamanlarda, sağ elimde dayanılmaz romatizma ağrıları da başladı. Bir bardağı bile zor tutuyorum. Nasıl olur da kara kalem, yağlı boya çalışırım ki… Parmaklarım fırça tutacak inceliği çoktan kaybetti. Hayır, kardeşim, hayır… Benim için artık çok geç.” Bu buruk konuşmanın üzerinden 450 yıldan uzun bir süre geçti. Bugüne kadar Albrecht Durer’in yüzlerce portresinin yanı sıra, karakalem, sulu boya, yağlı boya resimleri dünyanın sayılı müzelerinin duvarlarını süsledi. Fakat bunlar içinde hiçbiri Albrecht Durer’in o günkü yemekten sonra yaptığı karakalem çalışması kadar ünlü olmadı. Bugün yeryüzünde bir çok çalışma masasının üzerini süsleyen, bir çok duvarda asılı duran bu resim Durer’le eşleştirildi; hatta Durer’den daha çok bilinir oldu. Albrecht Durer, kardeşi Albert’in kendisi için gösterdiği feragati resmetmeye niyetlendi. Kardeşinin maden ocağında çalışmaktan eğri büğrü olmuş parmaklarını ve kırık kırış avuçlarını bütün detaylarıyla çizdi. Resimde Albert’in ince parmakları göğe doğru yönelmişti. Avuçların içi sanki gökten bir yağmur bekliyorcasına açıktı. Durer bu çalışmasına basitçe “Eller” adını verdi. Fakat insanlar, böylesine açık avuçlara ve göğe yönelmiş parmaklara her kalbin içini ısıtan bir sırrı doldurdular. Albrecht Durer’i dünyaca ünlü bir ressam, Albert Durer’i ise sıradan bir maden işçisi yapan o yazı tura anının nişanesiydi bu. Düşen her yaprak gibi, havada metalik parıltılar içinde yuvarlanan paralar da O’nun ilmi dışında değildi. Bozuk para yere düştüğünde, Albrecht’in sanatçı olma duası, Albert’in de bir sanatçının en ünlü eserine model olma duası kabul edilmişti. Durer’in “Eller”i, böylece, “Dua Eden Eller” olarak anıldı.

Kelimeler Okyanusu

“Dün gitmiş, yarın yok, bize bir bugün kaldı…”

large (1)

Güzel Bir Şiirle Herkese Günaydın Musmutlu bir gününüz  olsun 🙂

Dün kopan bir yapraktı, düşen bir kuru daldı
Bugünden güzel değil bulacağın yarında
Aç ellerini bir bak yanan avuçlarında
Bir bugün kaldı bize birlikte yaşanacak…

Bir bugün öyle güzel, dopdolu ve özlemli
Dalından yeni kopmuş tomurcuk güller gibi
Bir bugün her şeyiyle taptaze ve sımsıcak…

“Ümit Yaşar Oğuzcan”

Bir bugün var anlıyor musun?Yarından daha değerli…bugün 🙂 Asma yüzünü tadına bak,sevmenin,sevilmenin,yaşamanın,iyiliğin 🙂