Umut belki bir fincan kahvededir ya da bir cep dolusu kabak çekirdeklerinde…

12299231_951973864889634_3293548726488404003_n (1)

 
Ne hoştur kuzineli bir sobanın karşısında seni anlayacak bir dostunun yanında onunla hoş sohbet etmek,derdini anlatmak,onu dinlemek,gülmek… Hiç unutulur mu o sobanın sıcaklığı?sol bacağımı kaşıntı yapacak kadar ısıtıp kızarttım;ama sobetin koyuluğu hissettirmedi bile.Şimdi dünyanın neresine gidersem gideyim,zamanın hangi dilimine varırsam varayım unutabilecek miyim bu anı?o O kahvenin tadını dostumun bakışlarını,pür dikkat beni dinleyişini…Yok mümkün değil.

Bazen olumsuz birşeylere  o kadar odaklanıyoruz ki;çevremizdeki uzanan dost elleri göremiyoruz.

Ne kadar sade yaşarsak o kadar az beklenti içine giriyoruz ve ufak şeylerden mutlu olmasını bu şekilde becerebiliyoruz.

Tam böyle bir akşam yaşadım işte ben de, paylaşmak istedim bu yüzden sizinle.Hani bi umut kırıklıklarınız falan vardır dedim ne bileyim…İlham olur belki bu kare size.Mutlu olmak için,mutlu hissetmek için küçükte olsa bi ışık olur diye.

Sonra Yıldız Kenter’in bi hikayesi geldi aklıma.Daha önce sizinle paylaşmıştım bunu, sürekli takip edenleriniz mutlaka görmüştür.Hadi gelin bir kez daha hatırlayalım o hikayeyi.Umut serpelim yüreğimize birlikte.Belki umut bir fincan kahvededir ya da bir cep dolusu kabak çekirdeklerinde🙂

Kabak Çekirdeklerim

“İnsanın ortak kaderi doğum, ölüm ve o aradaki zaman, yaşam… Doğmak, ölmek isteğe bağlı değil…
Ölmek, belki bazen.
Bize düşen yaşamak.
Koşullar ne olursa olsun yaşamak…
Ayakta kalmak…
Hadi sıyırttın sıyırttın, hayatta kalabildin zar zor…

Uzun yaşamak, bir ayrıcalık.
İyi, güzel…
Ama ayakta kalmak, kalabilmek.
Ceza!
Müthiş bir ceza!

İlkokuldaydım, birinci sınıfta.
Hiç unutmadığım bir cezaya çarptırıldım.
Karatahtann önünde, sırtım sınıfa, yüzüm karatahtaya dönük, ders bitimine kadar kıpırdamadan ayakta durmak…
Utanıyorum, midem bulanıyor, ölmek istiyorum.
Herkesten nefret ediyorum, herkes ölsün istiyorum.

Sonra bir ara cebimdeki kabarıklığı hissediyorum:
Kabak çekirdeklerim!
Bir kuruşluk kabak çekirdeği almıştım, bir tane bile yemedim. Mahmut’la (benden birbuçuk yaş büyük ağabeyim; üçüncü sınıfa gidiyor) eve giderken yiyecektik.
Evimiz taa tepede, Abidin Paşa Konağı’nın orada.
Baharda…
Bademler açmış, tepeye giden toprak yol bomboş.
Ev yok pek. Apartman hele hiç yok. Göz alabildiğine tarla.

Papatyalar, gelincikler.
Hadi be sen de!..
Ne diye ölecekmişim…

Mati’ciğimle güzelim dağ yolunda çekirdek yiyerek,
konuşa gülüşe eve gitmek varken!

Şimdi dönüp geriye baktığımda,
hep çekirdek misali umutlar peşinde
ayakta kalabildiğimi görüyorum.

Öleceğimi bile bile bir çekirdek uğruna
bu kadar çaba, çırpınma!
Değer mi?..

Bir şey yap, Met’i anımsıyorum, sevgili Aziz Nesin’i…
İçim ısınıyor yeniden.
Kalk hadi diyorum,
durma koş, bir şeyler yap.
Yaşa…

Dur diyorlar bir yandan da, koşma…
Yeter dinlen artık. Koşma…
Öl artık!

Ama çekirdeklerim bitmedi ki daha…”


Yıldız Kenter

Yorumunu bizimle paylaş çünkü düşüncen bizim için önemli :)

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s