Acılara batmamış bir aşk söyle bana…

MUTLU AŞK YOK Kİ DÜNYADA

Aslında hiçbir şey kâr değil insana
Ne gücü ne zayıf yanları ne de yüreği
Gölgesi bir haç gölgesidir kollarını açsa
Ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi
Tuhaf bir ayrılıktır hayatı kapkara
              Mutlu aşk yok ki dünyada

Hani giydirilmiş erler bir başka yazgıya
İşte o silahsız askerlere benzer hayatı
Sabahları o yazgı için uyanmış olsalar da
Tükenmiştirler ve kararsızdırlar akşamları
Söyle yavrum şu sözleri ve sakın ağlama
              Mutlu aşk yok ki dünyada

Güzel aşkım tatlı aşkım çıbanım derdim
Yaralı bir kuş gibi taşırım seni şuramda
Ve görmeden bakanlar şu halimize bizim
Süzdüğüm sözleri söylerler benden sonra
Ve her şey der demez ölür iri gözlerin uğruna
              Mutlu aşk yok ki dünyada

Yaşamayı öğrenmek bizimçin geçti çoktan
Ağlasın gece içinde kalplerimiz yan yana
En küçük şarkıyı mutsuzluktur kurtaran
Her ürperiş borçlu baştan bir hayıflanmaya
Ve her kitar havası beslenir hıçkırıkla
              Mutlu aşk yok ki dünyada

Acılara batmamış bir aşk söyle bana
Yıkmamış kıymamış olsun bir aşk söyle
Bir aşk söyle sarartıp soldurmamış ama
İnan ki senden artık değil yurt sevgisi de
Bir aşk yok ki paydos demiş gözyaşlarına
              Mutlu aşk yok ki dünyada
              Ama şu aşk ikimizin öyle de olsa



Louis ARAGON

Çeviri : Cemal SÜREYA

Bugün yaşayacağım her şeyi ben seçeceğim…

       

           

           BUGÜN, yaşayacağım her şeyi ben seçeceğim;

Ya kızacağım yağmura etrafı ıslatıyor diye,

Ya da seveceğim onu çiçeklerimi suladığı için.

Ya sıkılacağım param yok diye,

Ya da harcamalarımı planlayıp, müsriflikten uzak kalmaya çalışacağım.

Ya sızlanacağım bozulan sağlığıma,

Ya da hayatta olmayı kutlayacağım.

Ya içli içli sitem edeceğim anne babama, beni büyütürken veremedikleri şeyler yüzünden,

Ya da onları yürekten seveceğim beni dünyaya getirdikleri için.

Ya sıkıntı basacak dikenli güllere katlanmak zorundayım diye,

Ya da dikenlerin gülleri var diyerek umut dolacağım.

Ya kaybettiğim dostlar için yas tutacağım,

Ya da yeni insanlarla yeni dostluklar peşinde koşacağım.

Ya işe gitmek zorunda olduğum için mızırdanacağım,

Ya da gidecek bir işim olduğu için sevinç dolacağım.

Ya ev işleri yapmak eziyet olacak bana,

Ya da işlerini yaptığım o evde aklımı, ruhumu ve bedenimi barındırabildiğim için minnettar olacağım.

Belki yeni şeyler öğrenmek istemeyecek canım,

Ya kızgın olacağım -öğrenmek gereken ne çok şey var- diye,

Ya da ufak tefek de olsa faydalı ne varsa öğrenmeye çalışacağım…

Leo Rosten

Yeniden başla!


Genç bir adam yolda yürürken kaldırımda yatan bir köpek görmüş, köpek sanki ağlıyormuş gibi ıyyk ıyyk diye sesler çıkarıyormuş.

İyice yaklaşınca köpeğin çivili bir tahtanın üzerine yattığını görmüş, çivi köpeğin tam karnına batıyormuş…
Hemen orada duran yaşlı adama sormuş,
-Amca bu köpek ağlıyor mu?
-Evet, demiş yaşlı adam, öyle gözüküyor,
-Neden? diye sormuş genç adam,
-Görmüyor musun demiş Yaşlı adam, çivili tahtanın üzerine yatmış, o batıyor herhalde.
-Peki o zaman neden kalkmıyor?
Yaşlı adamın cevabı bence çok anlamlıymış:
-Kalkacak kadar acıtmıyor demek ki…
Eğer şu anda hayatınızda bir sorun veya değiştirmek istediğiniz bir durum varsa ve hiç bir şey yapmıyorsanız iki ihtimal vardır:
Ya o çivi sizi yattığınız yerden kaldıracak kadar acıtmıyordur ya da batan çivinin acısı değişim korkunuzun acısını henüz geçmemiştir.
O çivi insana bazen öyle sert batar ki insan en olumsuz en namüsait durumlarda bile birden bire yerinden fırlar ve kendine yepyeni bir dünya kurar…

Savaşçımısın yoksa sıradan mı?

Anlamın İçeriği:

Onaylanma ihtiyacıdır.

Basit bir gösterişçilik ya da ben merkezcilikten söz etmiyoruz.

Büyüklenme yüzünden, kendimizi (benliğimizi) savunmak zorunda hissettiğimiz bir şekilde algılarız.

Benliğimizin taleplerine odaklanırız.

Kendi sorunlarımızın dünyanın en ciddi sorunları olduğuna ve düşüncelerimizin tek doğru düşünce olduğuna inanırız.

Biz Evren’in merkeziyizdir.

Kendine acıma, onaylanma ihtiyacı, suçlama, savunma vardır.

Klişe sözleri benimseriz.

Sahte imajlar yansıtma isteğinde oluruz.

Kendimizi olduğumuzdan çok yükseğe çıkarmak için sergilediğimiz bilinç dışı tutumlar. Bu amaçla yapılan kasıntılı davranışlar, yalanlar, klişeler, benliği göklere çıkaracak herşey.

Kamera karşısında, topluluk içinde, iş hayatında, sosyal ortamlarda durmayan içsel konuşma veya içimizde egosal sözcük fabrikası çalışır.

Arzu ettiği onaylanmayı elde edemezse; kızacak, gücenecek, depresyona girecek hatta intihara bile kalkışabilir.

Bir ortama girdiğiniz zaman:

– Beni nasıl algılıyorlar?

– Nasıl bir imaj yansıtıyorum? (güzel, akıllı, seksi, esprili, kültürlü, zengin…vb.)

Başkaları ile; sizi kültürlü, esprili, akıllı, sosyal, popüler, ekonomik düzeyi yüksek…vb. bir insan olarak görecekleri şekilde konuşmak.

Su götürmez kanıtlar göstererek tartışmaları kazanmak için çalışmak veya çok çabalamak.

Etkileyici hünerlerinizi anlatıp durmak.

Karşı cinsten birini etkilemek için, vermek istediği algı veya imaj için çok çaba göstermek.

Bu kişiler onay arayışındadır ve onay arayışında olanlar, onaylandıkça var olduğuna inanabilirler. Oysa bu durum, kendine özgü hiçlik yığıntısından ibarettir.

Büyüklenmden kurtulmak neden önemli?

* Savaşçının ilk görevidir. Çünkü, enerjisinin çok büyük bir kısmını tüketir. Don Juan Matus’un ifadesi: “…….savaşçının stratejik listesinde, büyüklenme enerjiyi en çok tüketen ve bu yüzden silinmesi gereken konudur. Büyüklenmeyi yaşayan kişinin ilk hedefi, o enerjiyi serbest bırakmaktır. Bu enerjiyi yeniden yönlendirmek kusursuzluktur…….”

* Büyüklenme yüzünden, kendimizi yansıtan bir aynaya zincirlenmiş halde kalırız. Bu yansımanın onaylandığını görmek amacıyla, diğer insanlara bakar dururuz.

* Bu duygu kısa vadede zevk verebilse de, aslında yıpratıcıdır.

* Büyüklenmeden dolayı yaşanan: “Kendine acıma, kıskançlık, çekememezlik, kin, hınç, depresif duygular, çökkünlük….” ve bunun gibi bütün enerji düşürücü vetakattan düşürücü duyguların hepsi büyüklenme hissettiğimiz için ortaya çıkmaktadır.

* Büyüklenmeyle mücadele, SAVAŞÇI için en zor olanıdır. Bunu alt etmek en harikulade zaferlerden biridir.

* Büyüklenme, öz benliğimizi kısıtlar. Özgürleştirmez, tutsak olarak yaşatır. Kendimiz olmaktan uzaklaşırız.

* Devamlı, dış dünyaya yansıttıklarımıza odaklanırız ve kendimizi çizdiğimiz imajla değerlendiririz.

Büyüklenme, enerjimizin %90’ını tüketip karşılığında YALNIZLIK, GÜÇSÜZLÜK ve DÜŞÜK KALİTELİ BİR YAŞAM dışında hiçbir şey vermez. Büyüklenme; kendinin onaylanması, kendisinin gerçek ve önemli olduğuna kendisini ikna etmesi amacıyla sürdürülen bir yaklaşımdır.

Enerjimizin %90’ını harcayan kara deliklerdir BÜYÜKLENME ve yarattığı aşağıdaki yaklaşımlar nedeniyle enerji kaçaklarına neden olur:

Başkalarının bizi kabul etmesi ve onaylaması için uğraşırken,

Başkalarının bizim hakkımızdaki düşüncelerini etkilemeye çalışırken,

Kendimizi savunurken ve diğer insanlara ispat etmeye çalışırken,

Kendimizi başkalarının eleştirilerine karşı savunurken,

En iyi olduğumuzu kanıtlamaya çalışırken,

En güçlü olduğumuzu ya da en güzel, en sevecen, en akıllı, en başarılı, en çok para kazanan, en tanınmış-popüler, en sosyal, en romantik, en çekici, en güzel konuşan, en bilgili, en entelektüel, en kültürlü, en bilge, en Tanrı’ya yakın, en duyarlı, en dertli, en kadersiz, en şanssız, en yalnız, en kötü muamele görmüş, en çok incitilmiş, en kötü çocukluk geçirmiş, en çok yara almış, en acılı, en yanlış anlaşılmış,…………yani “EN” bir şey!

Büyüklenmeden kurtulan SAVAŞÇI:

– Yalnızca bir kez seçeriz: “Bir SAVAŞÇI ya da sıradan bir insan olmayı seçeriz.” İkinci bir seçim yoktur.

İmkansızdır.

– Herkesin herhangi bir şey için yeterli kişisel ERKİ vardır. SAVAŞÇININ marifeti; kişisel ERKİNİ, zaaflarından uzak tutup savaşçının amacına yöneltmektir.

– SAVAŞÇININ MÜHRÜ diye adlandırılan KUSURSUZLUKTUR. 

Don juan matus

Neler gidiyor ömürden sizce? Peki neler kalıyor geriye?  Sana hatırlatan güzel bir yazı…

Ö M Ü R     D E D İ Ğ İ N
Hayata ha şimdi, ha sonra başlayım derken bir bakıyorsun 

tükenmiş ömür…
Avucumuzda son kullanma tarihi çoktan geçmiş bir yığın 

TECRÜBE kalıyor.
Atsan atılmıyor, 

satsan satılmıyor!..
“Gençlik bir kuştu;

tutmak istedim tutamadım.

Yaşlılık bir paçavra; satmak istedim satamadım.”
B i r   
i k i n d i  
g ö l g e s i
Ö M Ü R   
d e d i ğ i n…
Gece olur duramazsın, 

güneş vurur kalamazsın. 

Sade bir ikindilik, kısa bir dinlencelik…
Dünyaya ait ne varsa harcanıp gidiyor. 

Yiyip içmeler, gezip tozmalar, 

gülüp eğlenmeler… 
Evin, arabanın taksitleri, 

filanca yerde yaptığımız tatiller, 

almalar vermeler, 

saçıp savurmalar, 

bizim zannettiğimiz saklayıp durduğumuz  altınlar, 

azıcık bile vermeye kıyamadığımız paralar…

Hepsi bir bir kaçıyor bizden,

ya da istemesek de biz onlardan ayrılmak zorunda kalıyoruz…
B i r    

S E C D E   

y e r l e r i   

k a l ı y o r  

g e r i y e
 

Alnımızda mıh gibi çakılı kalıyor. 

Bozulmuyor, kokmuyor, yitmiyor… 

Bir o bize kalıyor…
O k ş a n m ı ş  b i r   

y e t i m  b a ş ı   
ö p ü l m ü ş  

a n n e   e l i   
a l ı n m ı ş 

b i r   b a b a    d u a s ı
Reyyan kapısından geçmek için vize mahiyetinde, saklanmış ORUÇ’lar…

Gizliden;  şöyle kimseye çaktırmadan bir fakirin eline tutuşturulmuş, birileri görür diye konulmuş SADAKA’lar kalıyor…
Masivadan sıyrılıp, vakit saat dinlemeden açılmış eller, 

tek O’ndan istemeler, 

tek O’na gönderilmiş dilekçeler kalıyor…
Yürekten söylenmiş 
E l h a m d u l i l l a h, 
acizce,

kulca edilmiş nasuh bir
 t e v b e,
 isyanları yıkayan
 g ö z y a ş l a r ı 
kalıyor…
Mümince gülüşler, şeker tadında sözler….
Kimsenin etini yemeden, 

kırıp dökmeden, 

gözünde yaş bırakmadan geçirilmiş günler kalıyor…
Biraz dur, bekle biraz…
Arada bir arkana dön ve geriye neler bıraktığına bak…
Harcanmış yıllarını seyret usulca. 

Bak nasıl bitiyor ömür dediğin…
Bir KAPIYA bir kere gidersin,

ikincisinde utanırsın…
Ama bir 

K A P I 

var ki her gün gidersin, 

gitmelere
D O Y A M A Z S I N    
Çünkü bilirsin seni KAPISINDAN

kovmayacak

bir tek
O      V A R D I R  
Her gün,

her gün içini dökersin,

bir O SIKILMAZ senden,

bir O affeder seni,

bir O yüzüne vurmaz AYIPLARINI
S e n i  

s e n d e n

d a h a 

i y i

b i l e n d i r…ÀLLAH…