Taba’nın eşsiz sahilleri ile fotoğraf aşkına 😍

Diyorlar ki; öyle bir mekan ki “bir kere görürsen bir daha asla bırakamazsın” fotoğraflara bakinca insan az cok kestirebiliyor. Burasi Mısır’ın bir şehri; Taba ve bu gordugunuz fotograflardaki yerler de tabanin o essiz guzellikteki sahillerinden bir köşe.Bir gun oraya gitmenin hayallerini kuruyorum 😍 😌

Simdilik gordugunuz uzere bu guzel fotograflarla  idare ediyorum 😊Facebook sayfasini aşkla takip ediyorum. Beni taniyanlar ne buyuk bir fotograf aşkımın oldugunu iyi bilirler. O yuzden bu guzel fotograflari fotograf kategorimde paylasmak istedim. Bu guzel mekani gidip goremeseniz bile dunyanin bu guzelliklerinden gozlerinizi, bu huzurundan ruhunuzu mahrum etmeyin. Doga ve huzurla harmanlanmis bu inanilmaz mekanin  soluk kesen daha fazla fotografini gormek ve takip etmek icin tıkla✔  buraya ↔❤😘 white sand camp

Bir Günde İki kere ( Harun Reşid Ve Hurma Diken Yaşlı Adam Hikayesi )

Hurma-Ağacı-Etkili-Yazar-810x608

Harun Reşit bir gün Bağdat kentinin dışındaki bahçeleri gezerken, ihtiyar bir adamın Dicle Nehri kıyısında hurma fidanı diktiğini görür, yanına gider ve sorar:

—Ey ihtiyar! Hurma ağacı kırk senede ancak meyve verir. Sen ise yaşlısın. Meyvesini yiyemeyeceğin ağacı dikip de ne yapacaksın? İhtiyar cevap verir:
— Gördüğünüz bu ağaçlar, daha önce başkaları tarafından sırf bizim için dikilmiştir. Ben de bu fidanı kendim için değil, benden sonrakiler için dikiyorum. Bu cevap Harun Reşit’in hoşuna gider ve yaşlı adama içinde para bulunan bir kese vererek ona bir iyilikte bulunur. Adam verilen parayı aldıktan sonra, eliyle sakalını sıvazlar ve Allah’a şükür der. Harun Reşit: “Niçin Allah’a şükrediyorsun” diye sorduğunda adam şu cevabı verir:
— Herkes diktiği ağacın meyvesini kırk sene bekledikten sonra ancak alır, oysa ben bugün diktiğim ağacın yemişini bugün alıyorum, nasıl şükretmem? Verilen cevaplar Harun Reşit’in hoşuna gidiyor tabi ki. Tekrar adama bir kese vererek ona bir iyilik daha yapar. Bunun üzerine adam bir kere daha şükrettikten sonra konuşmasını şöyle sürdürür:
— Bu defaki şükredişimin sebebi de şudur, başkaları ağaçlarının ürününü yılda bir kere alırken ben bir günde iki kere alıyorum.

Harun Reşid gülümseyerek vezirine döner;

-Yürü gidelim bu ihtiyar bizde para bırakmayacak.

 

 

Son sahneyi gözümde canlandırdığım için mi bilmiyorum bu hikaye beni çok güldürdü 😀

 

 

 

Nasreddin Hoca’dan Ders

hoca-1Nasrettin Hoca’yı bir köye vaaz ve nasihat için davet ederler. Kararlaştırılan gün köye gelen Hoca, ”Bir kese altın verirseniz konuşurum, yoksa döner giderim.” der. Çaresiz herkesten para toplayıp, denkleştirip bir kese altını Hoca’ya verirler. Çok güzel bir konuşma yapan Hoca, konuşmanın sonunda giderken aldığı bir kese altını iade eder. ”Madem geri verecektin niye istedin” diye sorulunca Hoca, ”Para ödediğiniz için dikkatle dinlediniz. Birincisi bu. İkincisi de; cebinde para oldu mu insan bir başka konuşuyor” diyerek harika iki ders daha verir.

O seni sevince sırtını bile Sultan Murad’a keselettirir..

220px-Murad_IVGittiğim kurstaki Tarih hocamız bize yeri geldikçe olaylar aklımızda daha kalıcı olsun diye  bildiği tarihi hikayeleri anlatıyor.Benim de bu hikayelere git gide ilgim çoğaldı.İnernetten okuduklarımdan ilgimi çekenleri paylaşıyorum sizinle.4.Murat’ın bu hikayesi de gerçekten beni hem düşündürdü hem de güldürdü Keyifli okumalar 😀

 

Habib Baba, 4.Murad devrinin gizli, kimsenin bilmediği Allah dostlarındandır. Yaşlıdır,fakirdir,gariptir.Fakat Rabbinin katında da alemlere denk bir değerin sahibidir.
Yaşlı Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul’a gelmiştir.Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gider… Niyeti, şöyle iyice bir keselenip, paklanmak… Bedenini de ruhuna denk kılmaktır.
Fakat hamamcı Habib babayı içeri sokmak istemez.
‘Bugün’ der, ‘Sultan Murad’ın vezirleri hamamı kapattılar, dışarıdan müşteri alamıyoruz.’
Habib baba üzülür… Rica, minnet eder, yalvarır…

‘Ne olursun’ der, ‘kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım.Bu tozlu bedenle Rabbime ibadet ederken utanıyorum.Binbir dil döker.Hamamcı ehl-i insaftır… Dayanamaz… Kabul eder… Hamamın en sonundaki odayı göstererek …
‘Baba şu odada hızla yıkanıp çık, parada istemem. Yete r ki vezirler, senin farkına varmasınlar.’
Habib baba sevinerek kendine gösterilen yere girer. Yıkanmaya başlar… Ve bu arada hamamcının karşısında yeni bir müşteri belirir. Boylu, poslu, genç, yakışıklı biridir bu gelen. Onunda görünümü fakirdir… Ama sadece görünümü… İkinci müşteri kılık değiştirmiş, 4.Murad’dır. O gün vezirlerinin topluca hamam alemi yapacaklarından haberdar olan padişah merak etmiştir.
‘Hele bir bakalım’ demiştir, ‘bizim vezirler, hamamda benden uzakta, kendi başlarına ne yaparlar, nasıl eğlenirler?’
Ve bu merak padişahı, tebdil-i kıyafet ettirerek, hamama getirmiştir.
Az önce yaşananlar bir kez daha tekrarlanır…
Hamamcı vezirler der almak istemez… Padişah ise, ne olursun der, bastırır ve padişah galip gelir… Habib babanın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldar:
‘Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sende sar peştemali beline gir yanına… Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın… Ve ekler: ‘Aman ha! Vezirler varlığınızı bilmesinler.’
Sonra 4.Murad da Habib babanın yanına süzülür. Beraber sessizce yıkanmaya başlarlar. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı çınlatmaktadır…
Habib babanın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılır. Biraz kirlenmiş gibi gelir ona… Allah hikmeti gereği dostuna, o yanındakinin tedbil-i kıyafet etmiş padişah olduğunu ilham etmemiştir…
Ve yanındakini, görüntüsüne uygun, kendi gibi fakir bir delikanlı zanneden Habib baba yumuşak bir sesle konuşur:
‘Evladım’ der, ‘Sırtın fazlaca kirlenmiş, müsade edersen bir keseleyivereyim.’
Padişah aldığı bu teklif karşısında şaşkınlaşır ve bü yük bir haz duyar… Haz duyar, çünkü ömründe ilk defa biri ona, padişah olduğunu bilmeden, sırf bir ins an olarak, karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmektedir.
Memnuniyetle Habib babanın önünde diz çökerken: ‘Buyur baba’ der, ‘ellerin dert görmesin’
Bu arada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmektedir. Habib baba, 4.Murad’ın sırtını bir güzel keseler… Fakat padişah kuru bir teşekkürle yetinmek istemez.. Ne de olsa insandır ve o da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.
‘Baba’ der, ‘gel bende senin sırtını keseliyeyim de ödeşmiş olalım.’ Habib baba, teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle;
‘Olur evlad’ deyip, sultanın önünde diz çöker. Bu arada, Sultan Murad kese yaparken bir yandan da Habib babayı yoklar, ağzını arar…
‘Baba’ der, ‘görüyormusun şu dünyayı… Sultan Murad’a vezir olmak varmış… Bak adamlar içerd e tef,dümbelek hamamı inletiyorlar, sen ve ben ise burada iki hırsız gibi…’
Habib baba Sultan Murad’ın cümlesini tamamlamasına fırsat bile bırakmaz, kendi hükmünü söyler… Sultan Murad’ın Habib babadan duydukları, ağzı açık bırakıp, keseyi elden düşürten cinstendir:
‘Be evladım’ der, Habib baba, ‘Sultan Murad dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Sultanına kendini sevdirmeye bak ki, O seni sevince sırtını bile Sultan Murad’a keselettirir…

 

Devekuşunun Yumurtası

large (3)

Koltuğuma gömülmüş, “Şemsiye Kullanma Sanatının İncelikleri ve Öteki Önemli Şeyler” adında bir kitap okuyordum. Telefonum çaldı. Arayan eski bir dostumdu ve bana çok ilginç bir soru sordu.

“On iki kişiyi doyuracak kadar omlet yapmam gerekiyor. Kaç yumurta kırmalıyım?” “Sadece bir tane!” diye cevap verdim.

“Lütfen benimle dalga geçme.” dedi.

“Ben çok ciddiyim!” “İyi ama ben de çok ciddiyim” dedim.

“Sadece bir yumurta yeter. Tabii devekuşu yumurtası olursa!”

Eski dostum bu cevabıma resmen bayıldı.

Teşekkür edip telefonu kapattığında, “Keşke şaka yaptığımı söyleseydim” diye düşündüm. Evet, şaka yapmıştım; ama ona söylediğim şaka yanlış bir bilgi değildi. Gerçekten de bir devekuşu yumurtası ile on iki kişiyi rahatlıkla doyuracak kadar büyük bir omlet yapabilirsiniz. Eğer bir devekuşu yumurtanız ve onu pişirebilecek kadar büyük bir tavanız varsa tabii. Bir devekuşu yumurtası yaklaşık 24 tavuk yumurtasına bedeldir.

(Bu hesaba göre 12 kişi bir devekuşu yumurtası yese adam başı 2 yumurta yemiş olur. Eh bu da normal bir insana yeter değil mi? Yoksa yetmez mi?) Bu kadar büyük bir yumurtanın kabuğu da öyle çıttadanak kırılacak cinsten değildir arkadaşlar. Bir devekuşu yumurtasının üzerine babam çıksa bile kırılmaz.

Bu bilimsel gerçeği daha teknik olarak anlatacak olursam:

Devekuşu yumurtası yaklaşık 90 kilo ağırlığındaki bir insanı üzerinde taşıyabilir! Bu arada omlet yapmak için gerekli malzeme miktarı giderek artıyor farkındaysanız: Devekuşu yumurtası+dev bir tava+çekiç.

Camideki yumurtalar

Peki siz hiç devekuşu yumurtası gördünüz mü? Ben ilk kez “Süleymaniye Camii”ni gezerken gördüm!

Şaşırmayın anlatıyorum:

Mimar Sinan, Süleymaniye Camii’ni yaparken, avizelerde bulunan kandil çanaklarının aralarına devekuşu yumurtaları koydurtmuş. Aradan 400 yıl geçtiği için o yumurtaların çoğu kırılmış ya da çalınmış. Sayıları 300’den 30’a düşmüş. Geriye kalan 30 yumurta da, zaman içinde bildiğimiz yumurta renginden, karara karara kahverengiye dönüşmüş. Ama dikkatlice bakıldığında onların kocaman yumurtalar olduğu anlaşılır. Bu yumurtalar bizzat Kanuni Sultan Süleyman’ın emri ile Afrika’dan getirtilmiş. Siz sormadan ben sorayım ve cevabını vereyim:

“O devekuşu yumurtalarının Süleymaniye Camii’nin kandilleri arasında işi ne?”

Örümcekler!

Evet örümcekler yüzünden! Devekuşu yumurtalarının yaydığı bir koku, örümcekleri fena halde rahatsız ediyormuş. Gerçek bir dâhi olan Mimar Sinan, tam 400 yıl önce bunu bildiği için, camiye o devekuşu yumurtalarını astırmış. Böylece, hiçbir örümcek, gelip cami içine yuva yapamamış. Neticede, o muhteşem Süleymaniye’nin, örümcek ağlarından temizlenmesi işi, Sinan’ın müthiş çözümü ile kökten hallolmuş.

Kuş mu, deve mi?

Yumurtalarından bahsetmişken, sizlere biraz da devekuşu hakkında bilgi vermek isterim. Meşhur bir fıkra vardır:

Devekuşuna “Bavullarımızı taşı” demişler.

“Ben kuşum” demiş. “Öyleyse uç bakalım” demişler.

“Saçmalamayın, ben bir deveyim” diye cevap vermiş.

Devekuşları kuştur. Tıpkı öteki kuşlar gibi iki kanatları ve iki ayakları vardır ve yumurtlarlar. Ancak uçamazlar. Çünkü kanatları, bedenlerine oranla uçmak için yeterli büyüklükte değildir. Allah devekuşlarına uçabilecek kanat vermemiş. İyi ki de vermemiş.

120 kg ağırlığında ve 2,5 m. boyunda bir kuşun tepenizde dolaştığını bir düşünsenize! Ya omuzunuza konmaya kalkarsa!? Devekuşları uçamazlar, ama çok hızlı koşarlar. Bacakları çok güçlüdür. Ayaklarında sadece iki kocaman parmak vardır. Bu parmaklardan bir tanesi diğerinden büyüktür. Ve sadece bu büyük parmaklarının üzerinde koşarlar. Ortalama hızları ise saatte 70 km’dir.

Başını kuma gömmek mi?

“Başını devekuşu gibi kuma gömmek” deyimini hepiniz duymuşsunuzdur.

Güya devekuşları bir tehlike anında başlarını kuma sokarlarmış da, düşmanı gelip onu hap gibi yutarmış, tutarmış… Gerçekte böyle bir şey yoktur. Devekuşları kendilerini savunmak için o çok güçlü bacaklarını kullanırlar. Ya kaçarlar ya da leoparları bile kendinden geçirecek kadar sert tekmeler atarlar. Saklanmak ya da dinlenmek istediklerinde ise yere uzanırlar. İşte bu sırada uzaktan bakanlar koca gövdelerini görürler; ama başları ve boyunlarını göremezler.

“Aaa devekuşu başını kuma sokmuş!” derler. Ama devekuşu onları görür. Hem de hiçbir kuşta bulunmayan 5 cm çapındaki o kocaman ve çok keskin gözleriyle görür. Ve tekme atmak için gerekli hazırlığını yapıp yaklaşmalarını bekler. Ona göre!

Medeniyet :)

karadeniz-fikralariGümrük kapısından bir İngiliz, bir Fransız, bir Türk geçmek için bekliyorlarmış. Gümrük görevlileri valizlerini kontrol etmeye başlamış. Önce İngiliz’in valizine bakmışlar. İçinden 7 adet don çıkmış.

“Niye 7 tane?” diye İngiliz’e sormuşlar.

O da “Haftanın yedi gün var. Hepsi için bir tane. Pazartesi, Salı, Çarşamba…” demiş.

“Vay be! Helal olsun medeniyete, temizliğe bak adamlardaki.” Sıra Fransız’ın valizine gelmiş. açmışlar bakmışlar 8 tane don.

“7’yi anladık da niye 8?” diye sormuşlar.

Fransız “Pazartesi, Salı, Çarşamba… Hergün için bir tane, bir tane de ne olur ne olmaz diye yedek aldım” demiş.

“Vay be! Adamlardaki temizliğe medeniyete bak!” demiş görevliler. Sıra Temel’e gelince açmışlar bakmışlar tam 12 adet don.

“Vay be! Ne varsa bizim insanımızda var. Şu medeniyete, şu temizliğe bak!” Sormuşlar “Neden 12 adet?”

Bizimki cevap vermiş “Ocak, Şubat, Mart,……”

Bekleyişin Böylesi :)))

large (23)

Bir zaman gelmiş ve kaplumbağalar ülkesinde su tükenmiş. napçez ne

etçez diye düşünürken   aralarında en yaşlı, en bilgin olanı (şirin baba gibi)
demiş ki: “şu daği görüyor musunuz… o dağın   arkasında büyük bir göl var.”
Ee, koca dağı hepsi birden aşamazlar. Aralarında çok yaşlı olanlarda var.
Bunun üzerine oraya gidip su getirmeleri için en genç 2 kaplumbaga seçilmiş.
Genç  kaplumbağalar 25 yıl sonra göle ulaşmışlar.. (yuhh demeyin.
Anca çıkmışlar dağı. Hem nasıl olsa   uzun yıllar yaşıyolar).
Ve o anda farketmişler.. Suyu alıp götürmek için yanlarına kap
almayı   unutmuşlar.. Kaplumbağalardan biri;   -ee nabıcas şimdii??
Birimizin gidip kap alması lazım.. Diğerimiz de burada beklesin ki kimse
gelip   içmesin sudan!! En iyisi sen git!   -Olmazz…. Ben gidicem sen ya
suyu içersen?.. O zaman  köy susuz kalır ve hepimiz ölürüz  susuzluktan!
-Yok valla bak yemin ederim ağzımı sürmiiycem.. sen git al gel kabı
beklicem.. Söz veriyorum.   Bunun üzerine diğer kaplumbağa yola çıkmış..
Orada kalan da beklemeye başlamış.. Aradan 30 yıl   geçmiş.. 50 yıl.. 60
yıl.. Sonunda bekleyen kaplumbağa bu böyle olmayacak demiş.. Galiba
gelmeyecek bu.. Köydekiler de öldü herhalde susuzluktan.. En iyisi ben
biraz su içeyim de bari ben   hayatta kalayım.. Kaplumbağaların soyu
devam etsin..  Tam eğmiş kafasını göle doğru bir yudum alacakken
çalıların arkasından bir ses duyulmuş..:   ..   ..   ..   .. ..

– Bak böyle yaparsan gitmem amaaa!!!!!!!!!!

:):)

Günün Fıkrası: Kadeş Savaşı

large (24)

Tarih dersinde öğretmen birini tahtaya kaldırmış ve sormuş:
-Oğlum Kadeş Savaşını kim yaptı?
Çocuk hemen yanıtlamış:
-Hocam vallahi billahi ben yapmadım.
Hoca sinirinden çıldıracak.

O sinirle dışarıya çıkmış, koridorda Matematik öğretmenini görmüş ve durumu Matematik öğretmenine anlatmış:
-Hoca hanım bu öğrenciler beni çıldırtacak; Kadeş Savaşını kim yaptı diye soruyorum, vallahi billahi ben yapmadım diye yanıt veriyorlar, çıldıracağım…

-Hocam üzülmeyin çocuktur bunlar hem yaparlar hem de yapmadım derler…

Tarihçinin sinirleri iyice tepesine çıkmış ve soluğu Müdür Beyin odasında almış.

-Müdür Bey bu nasıl bir okul, ne öğrencisinde hayır var, ne de öğretmeninde; öğrenciye Kadeş Savaşını kim yaptı diye soruyorum, ben yapmadım diyor, öğretmene durumu anlatıyorum, bunlar çocuktur hem yaparlar hem de yapmadım derler diyor, kafayı yiyeceğim.

Müdür Bey:

-Siz hiç kendinizi üzmeyin Hocam, bunda merak edilecek birşey yok, şimdi Bakanlığa bir yazı yazar ve Kadeş Savaşını kimin yaptığını sorarız…

Tarih Öğretmeni aldığı yanıt ile oracığa yığılıp kalmış ve Müdürden bir hafta izin almış…

Bir hafta sonra Bakanlıktan bir yazı: Bu yıl ödenek olmadığı için Kadeş Savaşı yapılamayacaktır. Bilginize…

Öğrenci Efsaneleri :)

large (49)
ODTÜ Felsefe öğrencilerini en çok zorlayan hocalardan biri yıllık olan dersinin final sınavında sınıfa gelmiş ve sınav sorusu olarak tahtaya, “Why?” (Neden?) yazmış. Öğrenciler ilk önce ne yazacaklarını şaşırmışlar, sonra herkes birşeyler yazmaya başlamış. Yalnız bir öğrenci, sınavın ilk dakikasında kağıdını teslim etmiş. Öğrencinin cevabı da soru gibi kısaymış: “Why not?” (Neden olmasın ki?) Bu öğrenci sınavdan “100” almış.
Aynı hoca başka bir sınavda “risk nedir?” diye soruyor. Yine bir öğrenci sınavın ilk 10 saniyesinde teslim ediyor kağıdını. Kağıdın üst kısmında sadece isim-soyadı yazıyor, gerisi ise bomboş beyaz yaprak. En altta ise “İşte risk budur” diye yazıyor. Ve sonuçta da sınıftaki en yüksek notu alıyor. Hocanın bir sonraki sınavında yine “Risk nedir?” sorusuyla karşılaşan öğrencimiz tekrar boş kağıt verince bu sefer 0 alıyor. Tabii koşa koşa hocaya gidip sebebini soruyor. İşte cevap: “Aynı şartlar altında, aynı riski iki kere almak aptallıktır!”
Hocamız bir başka sınavda derse giriyor ve tek soru soruyor: “Atatürk ne yaptı?”. Bütün öğrenciler harıl harıl yazmaya başlıyor, kağıtları dolduruyorlar. Sınav sonucunda herkes ortalama notlar alıyor. Bir öğrenci ise 100 alıyor. Bu öğrencinin cevap kağıdında şu yazıyor: “Ne yapmadı ki!”
Bu tür öğrenciler ve değerlendirmeler Hukuk Fakültelerinde yok mu? Elbette var. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Hocanın biri sınavda, günlerde devam etmekte olan bir davanın detaylarını vermiş ve sonucun ne olacağını sormuş. Tabii, bütün öğrenciler ha babam, de babam, sayfalarca yazmaya başlamışlar. Ama bir öğrenci kağıdını sınavın ilk dakikasında vermiş. Ve buna rağmen 100 almış. Öğrencinin yanıtı tek cümleymiş: “Devam eden dava hakkında yorum yapılamaz.”
Bir efsane de tıpçılardan: Olay bir tıp fakültesinin anatomi dersinde geçiyor. Okulun en iyi hocası, anatomi dersine ilk kez giren öğrencilerine; “Tıpta iki önemli şey vardır” demiş, “İlki, hiç bi şeyden iğrenmeyeceksiniz!” Bunu söyledikten sonra işaret parmağını önündeki kadavranın makatına sokmuş, şöyle bir karıştırıp çıkarttığı parmağını hop diye ağzına sokmuş ve emmiş. Ardından öğrencilerden de aynısını yapmalarını istemiş. Genç tıp öğrencileri, kızara bozara aynı şeyi teker teker yapmışlar. Bunun üzerine Hoca öğrencilerine dönüp; “İkinci önemli şey ise çok dikkatli olmaktır” demiş ve eklemiş, “Mesela ben demin hastanın makatına işaret parmağımı soktum ama orta parmağımı emdim!”…
Bir kız yurdunda kalan kızlar, artık temizlik görevlisine olan kıllıklarından mıdır yoksa nerden çıktığı belli olmayan bir yurt geleneğinden midir, her sabah dudaklarına ruj sürdükten sonra aynaya öperek iz bırakıyorlarmış. Yurt müdürü ne yaptı ettiyse bu alışkanlığı ortadan kaldıramamış. Diğer yandan temizlik görevlileri de iyiden baş kaldırmaya başlamışlar. Sonunda müdürün aklına parlak bir fikir gelmiş. Hemen bir duyuru yapıp, kızları toplantıya çağırmış. Neyse toplanmış bunlar. Müdür “Buyrun tuvalete” demiş. Hep birlikte, temizlik görevlisinin beklediği umumi tuvalete girmişler. Aynalarda sabahki ruj izleri hala duruyormuş. Müdür “Arkadaşlar” demiş, “Bazılarınız dudaklarına ruj sürdükten sonra aynaları öperek çıkması güç izler bırakıyor. Temizlik görevlilerimiz bunları temizlerken zorlanıyor. Sizleri görevlimizin bu temizliği yaparken ne kadar zorlandığını bizzat görmeniz için topladım. Bakın ve görün”. Sonra görevliye bir işaret çakmış. Bizimki gayet sakin bir şekilde tuvalet fırçasını almış, klozetteki suya daldırmış ve aynayı temizlemiş. O günden sonra bir daha o yurtta tuvaletlerde dudak izine rastlanmamış.