Kaç kişi, kendisine göre eşsiz bir maceranın ardından güverteye çıkıp ufka bakarken, “kıyı göründü” diye bağıracak kadar şanslı olmuştur?

Şimdi artık biliyorum, insan çocukluğunun evinden bir gün çıkıyor, sonra o eski romanlardaki maceracı gezginler gibi oradan oraya savruluyor. Hanlarda kalıyor, tanımadığı insanların evine misafir oluyor, hiç bilmediği perili köşklerde geceliyor, kaderin önüne çıkarttığı yollardan bazen birini bazen ötekini seçerek hayatı keşfe çalışıyor.

Kimi zaman bir yerde durup artık yorulduğunu, daha fazlasını görmek istemediğini düşünerek kendisine sazlardan bir kulübe kuruyor. Sonra bazen o kulübeyi yıkıp yeniden yollara düşüyor.

Ama hep sonunda kendi evini, gerçekte ait olduğu, hiç bir şey yapmadan, yalnızca içinde oturduğu için bile mutlu olacağı o eşsiz yeri, ruhunun sığınağını arıyor.

Kaç kişi bulabilmiştir ki?

Kaç kişi, kendisine göre eşsiz bir maceranın ardından güverteye çıkıp ufka bakarken, “kıyı göründü” diye bağıracak kadar şanslı olmuştur?

Hatta kaç kişi gerçekte bütün bu çılgınca yolculuğun amacını anlayabilmiştir ki?

Kürşat Başar – ” Başucumda Müzik ”

Reklamlar

Her insan öldürür gene de sevdini..

Her insan öldürür gene de sevdiğini
Bu böyle bilinsin herkes tarafından,
Kiminin ters bakışından gelir ölüm,
Kiminin iltifatından,
Korkağın öpücüğünden,
Cesurun kılıcından!

Kimisi aşkını gençlikte öldürür,
Yaşını başını almışken kimi;
Biri Şehvet’in elleriyle boğazlar,
Birinin altındır elleri,
Yumuşak kalpli bıçak kullanır
Çünkü ceset soğur hemen.

Kimi pek az sever, kimi derinden,
Biri müşteridir, diğeri satıcı;
Kimi vardır, gözyaşlarıyla bitirir işi,
Kiminden ne bir ah, ne bir figan:
Çünkü her insan öldürür sevdiğini,
Gene de ölmez insan.

Özdemir Asaf’ın çevirisi ile.

Orjinali:

Yet each man kills the thing he loves
By each let this be heard,
Some do it with a bitter look,
Some with a flattering word,
The coward does it with a kiss,
The brave man with a sword!

Some kill their love when they are young,
And some when they are old;
Some strangle with the hands of Lust,
Some with the hands of Gold:
The kindest use a knife, because
The dead so soon grow cold.

Some love too little, some too long,
Some sell, and others buy;
Some do the deed with many tears,
And some without a sigh:
For each man kills the thing he loves,
Yet each man does not die.

Anne babalar bu hikaye sizin için “içindeki aslan”

O günlerde şimdi herkesin bildiği çayın yeni yeni içilmeye başladığı yıllarmış. Evlerinin önüne açılan kahveden gelen, hoş kokulara dayanamayan Fakir Baykurt bir gün: ”Çay isterim, ille de çay!” diye tutturmuş, anası oğluna kıyamamış, elinden tutup kahvenin önüne götürmüş, Kahveci Topal Hüseyin’i çağırmış: ”Hüseyin bir bardak çay getir!
Çay gelmiş, çayın nasıl içileceğini bilmeyen Fakir Baykurt, sıcak çaydan hızla bir yudum içmiş ama ağzı yanınca bardağı yere atmış. Çay döküldü ama toprak kaba olduğundan bardak kırılmadı, diyor. ”Anam şimdi vuracak? Şurama mı vuracak? Burama mı vuracak?” diye korkarken anası kahveciyi yeniden çağırmış: ”Hüseyin bir çay daha ver!”

Fakir Baykurt’a ikinci çay gelmiş. Çayı üfleyerek içmiş. Yıllarca anasına sormuş durmuş: ”Anacığım o gün çayı döktüm, bir tokat vurmadın; neden vurmadın?” Bu sorunun yanıtını anası yıllar sonra oğlunun öğretmenlik yaptığı köy okulunda vermiş. Oğlunun sınıfını görmek isteyen Elif Baykurt o gün sınıfa girer, oğlunun ders verişini izler. Beş sınıfı birden okutan Fakir Baykurt anasının ders izlemeye geldiği günü şöyle anlatıyor: “Sınıfta estim, gürledim!”

Ders bitince dışarıya çıkıyorlar, yazar anasına soruyor: “Anacığım, beğendin mi öğretmenliğimi?” Anası: “Eh, işte fena değil!” diyor… “Nasıl fena değil, müfettişler geliyor; iyi veriyor, pekiyi veriyor. Sen de fena değil diyorsun, nasıl olur böyle?”

Anası: “Yıllarca sordun, durdun. Şimdi söylüyorum, aç kulağını dinle! Ben sana çay döktüğün gün kızsaydım, içindeki aslan küserdi. Dövseydim, o aslan ölürdü! Böyle öğretmen falan olamazdın. İşte, sen de benim yaptığımı yap ve sakin ol. Dayak atıp bu çocukların içlerindeki aslanı sakın öldürme!…”

Sevgili sen…

Sevgili sen,

Biliyorum, hiç mutlu değilsin bu aralar. Yalnız değilsin; merak etme. Öyle değilmiş gibi görünse de, herkesin mutlu olduğu söylenemez. Gizlemekte daha başarılılar sadece. Pek çok kişi aynı hisleri paylaşıyor aslında seninle…

Biliyorum, pek iyi değilsin son zamanlarda. Saatlerce susmak istiyorsun mesela. Farkındayım… Kurduğun cümleler de giderek kısaldı. Bu yorgunluğunu, durgunluğunu, suskunluğunu sen de sevmiyorsun belli ki, kimse sevmiyor… Gülmek sana çok yakışıyordu. Yüksek sesle attığın kahkahaların, yerinde duramaz tavırlarınla hoştun sen. İçinden gelmiyor bu aralar; renklerin eksik, ışığın azalmış, bedenin şeffaf…

“İyi misin?” sorusuna da tahammülün yok şimdilerde. Her duyduğunda bu soruyu, “Kötüyüm desem ne yapabilecekler sanki” diye geçiriyorsun aklından. Haklısın da, bir şey yapmayacaklar. Yapamazlar… Susuyorsun onun yerine, senin adına sessizliğin cevap veriyor. Çünkü daha çabuk “iyi” olurmuşsun gibi geliyor “nasıl olduğunun” adını koymadıkça.

Sakince düşünelim istersen: Hiç geçmeyecek sandığın ilk an değil bu muhtemelen. Daha önce de benzer şekilde hissettiğin olmuştur. Hepsi bitti öyle değil mi? Her şey geçiyor çünkü. Kül rengi oluyor alev kırmızısı korlar zamanı gelince. Bir zamanlar ölürüm sandığın duygular, hatalar, utançlar başka başka hallere dönüşüyor. Şu an inanması zor olsa da senin için, bu da bitecek bir gün. Kötü bir rüya olduğunu farzet şimdilik. Bir sabah uyanacaksın ve hiç bir şey olmamış gibi devam edecek hayat…

Mutluluk bir armağan değil. Sakın unutma bunu. Dışarıda mutlu olduğunu düşündüğün insanların birçoğu çok şanslı olduklarından değil, “mutlu olmanın bir yolu”nu buldukları için neşeyi yakalamakta bu denli başarılılar. Herkesin farklı seçimleri olabilir bunun için. Gördüğün küçük çocuklara gülümsemeyi dene, yapmaktan zevk aldığın bir şeyler vardır mutlaka – elinden geldiğince zaman ayır onlara, sevdiğin şarkıları dinle, yanında rahat hissettiğin insanlarla vakit geçir, kitap oku, kahve iç, dışarı çık, olduğun şehirde deniz varsa denize bak – yoksa da gökyüzüne çevir başını… Bazen bir sokak hayvanı, küçük bir çiçek bile olabiliyor benim bahanem. Eminim ki zamanla sen de kendi yolunu bulacaksın. “Mutlu olmak” ağır bir sorumluluk. İlla “mutlu ol” demiyorum sana, “iyi ol” yeter – “iyi” olsak yeter aslında…

Sevgili sen… Hala sıkılmadıysan ve hala bunu okuyorsan çevredeki diğer pek çok kişi gibi benim de; seni sevdiğimi – önemsediğimi bilmeni isterim. Umudunu, inancını sakın kaybetme. Daha güzel günlerde, daha mutlu konularda görüşmek dileğimle…

Gülper – ” Sevgili Sen ”

Geçecek, her şey geçer, hepsi geçer. Hatta sonra, çok sonra

Geçecek, her şey geçer, hepsi geçer. Hatta sonra, çok sonra anılar hükmünü yitirdikten, onu iyice unuttuktan, içindeki acının yerini kocaman bir boşluk aldıktan, keşke geçmeseydi dedikten sonra, keşke acısını yüreğimde bir hastalık gibi taşısaydım dedikten sonra bile geçer.

Zaman, insanla oynamayı seven hem zalim hem de merhametli bir kavramdir. Ona karşı çıkamazsın, yapman gereken beklemek. Onun, derin bir unutuşla bizi rahatlatacak örtüsünü üzerimize örtmesini beklemek..

Ahmet Ümit – “ Aşk Köpekliktir ’‘