Yaşamsal ve Kişisel Gelişim

Yeniden merhaba ! 💃

Merhabalar 🤗 Tabi orada hala sesimi duyan birileri varsa. Yoksa da yine olur elbet. Uzun zamandır yoktum buralarda. “Ama işte geri döndüüüüm” demek isterdim ama bunu söylemeyeceğim. Çünkü döndüm mü, daha çok kalır mıyım bilmiyorum.

Peki, neredeydim onu anlatayım. Ben buralarda yokken başıma gelen en güzel şey şu anda 10.5 aylık bir kız yeğenimin olması 😍 Bu dünyada başıma gelen en büyük mucize diyebilirim. Diğeri Üniversiteden mezun oldum. Sonra; gezdim,dolaştım evimde vakit geçirdim, yazmaktansa daha çok okudum, okudum,okudumm…

Yeğenimin hayatımıza girmesiyle hayatımız daha çok renklendi ve bir o kadar da yoğunlaştı. Blogta vakit geçiremeyeşimin nedenlerinden diyebiliriz. Okulu da buna katabiliriz. Ama en büyük nedenlerden biri artık anlatacak çok şeyin kalmaması. Yok bu yanlış oldu şöyle söyleyeyim.; Aynı şeyleri farklı şekillere sokup anlatmaya, ifade etmeye çalışmak beni yordu, gereksiz gelmeye başladı. Bilenler bilir bir postumu ikinci bir kez daha paylaşmayı sevmem. Bana hiçbir şey katmayan karşımdakilere be kazandırabilirdi ki? O yüzden bundan sonra biraz daha benim hayatımdan bir şeyler katarak, biraz daha güncel, sosyal mesaj içeren, gerçekten konuşmaya konuşulmaya ihtiyaç duyula konulara değinerek devam etmek istiyorum. Belki daha seyrek ama daha istikrarlı bir şekilde 😊

O halde herkese yeniden merhaba en yakın zamanda tekrar görüşmek üzere 🖐

Reklamlar
Kelimeler Okyanusu · Yaşamsal ve Kişisel Gelişim

Anne babalar bu hikaye sizin için “içindeki aslan”

O günlerde şimdi herkesin bildiği çayın yeni yeni içilmeye başladığı yıllarmış. Evlerinin önüne açılan kahveden gelen, hoş kokulara dayanamayan Fakir Baykurt bir gün: ”Çay isterim, ille de çay!” diye tutturmuş, anası oğluna kıyamamış, elinden tutup kahvenin önüne götürmüş, Kahveci Topal Hüseyin’i çağırmış: ”Hüseyin bir bardak çay getir!
Çay gelmiş, çayın nasıl içileceğini bilmeyen Fakir Baykurt, sıcak çaydan hızla bir yudum içmiş ama ağzı yanınca bardağı yere atmış. Çay döküldü ama toprak kaba olduğundan bardak kırılmadı, diyor. ”Anam şimdi vuracak? Şurama mı vuracak? Burama mı vuracak?” diye korkarken anası kahveciyi yeniden çağırmış: ”Hüseyin bir çay daha ver!”

Fakir Baykurt’a ikinci çay gelmiş. Çayı üfleyerek içmiş. Yıllarca anasına sormuş durmuş: ”Anacığım o gün çayı döktüm, bir tokat vurmadın; neden vurmadın?” Bu sorunun yanıtını anası yıllar sonra oğlunun öğretmenlik yaptığı köy okulunda vermiş. Oğlunun sınıfını görmek isteyen Elif Baykurt o gün sınıfa girer, oğlunun ders verişini izler. Beş sınıfı birden okutan Fakir Baykurt anasının ders izlemeye geldiği günü şöyle anlatıyor: “Sınıfta estim, gürledim!”

Ders bitince dışarıya çıkıyorlar, yazar anasına soruyor: “Anacığım, beğendin mi öğretmenliğimi?” Anası: “Eh, işte fena değil!” diyor… “Nasıl fena değil, müfettişler geliyor; iyi veriyor, pekiyi veriyor. Sen de fena değil diyorsun, nasıl olur böyle?”

Anası: “Yıllarca sordun, durdun. Şimdi söylüyorum, aç kulağını dinle! Ben sana çay döktüğün gün kızsaydım, içindeki aslan küserdi. Dövseydim, o aslan ölürdü! Böyle öğretmen falan olamazdın. İşte, sen de benim yaptığımı yap ve sakin ol. Dayak atıp bu çocukların içlerindeki aslanı sakın öldürme!…”

Kelimeler Okyanusu · Yaşamsal ve Kişisel Gelişim

Sevgili sen…

Sevgili sen,

Biliyorum, hiç mutlu değilsin bu aralar. Yalnız değilsin; merak etme. Öyle değilmiş gibi görünse de, herkesin mutlu olduğu söylenemez. Gizlemekte daha başarılılar sadece. Pek çok kişi aynı hisleri paylaşıyor aslında seninle…

Biliyorum, pek iyi değilsin son zamanlarda. Saatlerce susmak istiyorsun mesela. Farkındayım… Kurduğun cümleler de giderek kısaldı. Bu yorgunluğunu, durgunluğunu, suskunluğunu sen de sevmiyorsun belli ki, kimse sevmiyor… Gülmek sana çok yakışıyordu. Yüksek sesle attığın kahkahaların, yerinde duramaz tavırlarınla hoştun sen. İçinden gelmiyor bu aralar; renklerin eksik, ışığın azalmış, bedenin şeffaf…

“İyi misin?” sorusuna da tahammülün yok şimdilerde. Her duyduğunda bu soruyu, “Kötüyüm desem ne yapabilecekler sanki” diye geçiriyorsun aklından. Haklısın da, bir şey yapmayacaklar. Yapamazlar… Susuyorsun onun yerine, senin adına sessizliğin cevap veriyor. Çünkü daha çabuk “iyi” olurmuşsun gibi geliyor “nasıl olduğunun” adını koymadıkça.

Sakince düşünelim istersen: Hiç geçmeyecek sandığın ilk an değil bu muhtemelen. Daha önce de benzer şekilde hissettiğin olmuştur. Hepsi bitti öyle değil mi? Her şey geçiyor çünkü. Kül rengi oluyor alev kırmızısı korlar zamanı gelince. Bir zamanlar ölürüm sandığın duygular, hatalar, utançlar başka başka hallere dönüşüyor. Şu an inanması zor olsa da senin için, bu da bitecek bir gün. Kötü bir rüya olduğunu farzet şimdilik. Bir sabah uyanacaksın ve hiç bir şey olmamış gibi devam edecek hayat…

Mutluluk bir armağan değil. Sakın unutma bunu. Dışarıda mutlu olduğunu düşündüğün insanların birçoğu çok şanslı olduklarından değil, “mutlu olmanın bir yolu”nu buldukları için neşeyi yakalamakta bu denli başarılılar. Herkesin farklı seçimleri olabilir bunun için. Gördüğün küçük çocuklara gülümsemeyi dene, yapmaktan zevk aldığın bir şeyler vardır mutlaka – elinden geldiğince zaman ayır onlara, sevdiğin şarkıları dinle, yanında rahat hissettiğin insanlarla vakit geçir, kitap oku, kahve iç, dışarı çık, olduğun şehirde deniz varsa denize bak – yoksa da gökyüzüne çevir başını… Bazen bir sokak hayvanı, küçük bir çiçek bile olabiliyor benim bahanem. Eminim ki zamanla sen de kendi yolunu bulacaksın. “Mutlu olmak” ağır bir sorumluluk. İlla “mutlu ol” demiyorum sana, “iyi ol” yeter – “iyi” olsak yeter aslında…

Sevgili sen… Hala sıkılmadıysan ve hala bunu okuyorsan çevredeki diğer pek çok kişi gibi benim de; seni sevdiğimi – önemsediğimi bilmeni isterim. Umudunu, inancını sakın kaybetme. Daha güzel günlerde, daha mutlu konularda görüşmek dileğimle…

Gülper – ” Sevgili Sen ”