Küçük Kara Balık Hikayesinden Öğrenecek Çok Şeyimiz Var.Denizine Kavuşmak İsteyen Tüm Küçük Kara Balıkların Unutmaması Gereken 11 Söz

Samed Behrengi “Küçük Kara Balık” kitabıyla gölden çıkıp büyük denizlere ulaşmak isteyen küçük bir kara balığın gözünden kendimizi ve dünyayı sorgulamamızı sağlar. Hayatı yalnızca yemek, uyumak, küçücük dünya sandığı gölde yaşamak olarak görmeyen cesur küçük kara balığın hikayesi her ne kadar bir çocuk kitabı formatında olsa da aslında tüm yetişkinlere ders veren bir alegoridir de.

Öyle etkileyicidir ki kitap, öyle göndermelere sahiptir ki; bu masal anlatan adam yani Behrengi’nin daha 29 yaşındayken bu yüzden öldürüldüğü düşünülür. Aras Nehri’nde boğulmuş olarak bulunan Behrengi’nin masalları hala İran’da yasak, hatta Küçük Kara Balık Türkiye’de de bir dönem yasaklıydı.

Diyeceğimiz o ki her ne kadar Behrengi Küçük Kara Balık gibi düşündüğü ve hayallerindeki dünya için mücadele ettiği için öldürülmüş olsa da emin olun “dünyayı küçük kara balıklar kurtaracak”. Umut etmekten ve inandığınız gerçekler için savaşmaktan asla vazgeçmeyin. Daha güzel yarınlar için cesur olun, alıştırıldığınız hayata veda etmekten korkmayın. Gölünüz denize dönüşsün.

1. “Hayat, yemek, uyumak, küçücük bir gölde yaşamak değildi”

reskuc

2. “Küçük kara balığı bir türlü uyku tutmuyordu. Bütün gece, hiç gözünü kırpmadan denizi düşünüp durdu.”

kucukdeniz

3. “Siz biraz fazla düşünüyorsunuz.” demiş Küçük Kara Balık. “Durmadan düşünmenin yararı yok. İlerlemek istiyorsak harekete geçmeliyiz.”

kuckkar

4. “Kararımı verdim anne, gidip derenin nerede bittiğini öğreneceğim. Orada neler var, başka yerlerde neler var, görmek bilmek istiyorum.”

bilmekist

5. “Ben bilmek istiyorum, hayat gerçekten bir avuç yerde durmadan dönüp durmak, sonra da yaşlanıp ölüp gitmek mi yoksa bu dünyada başka türlü yaşamak da mümkün mü?”

benbilmek

6. “Her an ölümle yüz yüze kalabilirim. Ama yaşayabildiğim sürece ölümü karşılamaya gitmem gerekmez. Bir gün ister istemez ölümle karşılaşacağım; bu önemli değil. Önemli olan benim yaşamamın veya ölümümün başkaların yaşamını nasıl etkileyeceği…”

olulmun

7. “Siz bu göletten hiç dışarı çıkmıyorsunuz ki… Peki, nasıl oluyor da , bütün dünyadan söz edebiliyorsunuz?”

“Bu göletten başka bir dünya da mı var?”

“En azından bu suyun buraya nereden geldiğini, nereye gittiğini ve suyun dışında neler olduğunu düşünmeniz gerek”

cembr

8. “Bir nedeni olmadan mutlu olmak da istemiyorum; günün birinde gözlerimi açıp hepiniz gibi yaşlandığımı, ama hâlâ aynı balık olduğumu, ilk başta bildiğimden fazla bir şey bilmediğimi görmek istemiyorum!”

yaslandigi

9. “Benim kendi beynim var, düşünebilirim; gözlerim de var görebilirim…”

dunyayi

10. “Balıkla salyangozun arkadaşlığı! Duyulmuş şey değil!”

“Ben de balıkla salyangozun düşmanlığını duymadım. Ama sizler onu hallettiniz.”

salya

11. “…On bir bin dokuz yüz doksan dokuz küçük balık “İyi geceler” dileyerek yatmaya gitti. Büyükanne de uykuya daldı. Ama küçük bir kırmızı balık ne yaptı ne ettiyse de uyuyamadı. Sabaha kadar denizi düşündü hep..”

kirmiz

Şimdi küçük kırmızı balığın da denizi keşfetmesinin zamanı. Gölüm size emanet. Hoşça kalın.

İnsanlarin eksiklikleri bazen , ayni zamanda en güçlü tarafları olabilir.


“Japonya’da bir çocuk 10 yaslarindayken bir trafik kazasi geçirmis ve sol kolunu kaybetmis. Oysa çocugun 

büyük bir ideali varmis . Büyüyünce iyi bir judo ustasi olmak istiyormus. Sol kolunu kaybetmekle birlikte,
                          

bu hayali de yikilan çocugunun büyük bir depresyona girdigini gören babasi, Japonya’nin ünlü bir Judo 

  

ustasina gidip yapilacak bir seyin olup olmadigini sormus.. 


Hoca: 


-Getir çocugu ..bir bakalim, demis. 


Ertesi gün baba-ogul varmislar hocanin yanina.. 


Hoca çocugu süzmüs ve 


-Tamam demis..yarin esyalarini getir, çalismalara basliyoruz. 


Ertesi gün çocuk geldiginde hocasi ona bir hareket göstermis ve bu hareketi çalis demis. 


Çocuk bir hafta ayni hareketi çalismis.. 


Sonra hocasinin yanina gitmis. “Bu hareketi ögrendim baska hareket göstermeyecek misiniz?” diye sormus. 

  

Hocanin cevabi: 


Çalismaya devam et olmus… 


2 ay,3 ay,6 ay derken çocuk okuldaki bir yilini doldurmus.. 


Çocuk bu bir yil boyunca hep o ayni hareketi tekrarlamis. 


.Hocanin yanina tekrar gitmis: 


-Hocam bir yildir ayni hareketi yapiyorum bana baska hareket göstermeyecek misiniz? 


-Sen ayni hareketi çalis oglum . Zamani gelince yeni harekete geçeriz.. 


2 yil ,3 yil, 5 yil derken çocuk judodaki 10.yilini doldurmus. 


Bir gün hocasi yanina gelip. ..”Hazir ol ! ” demis.. “Seni büyük turnuvaya yazdirdim. 

  

Yarin maça çikacaksin!”..Delikanli sok olmus.. 


Hem sol kolu yok hem de judo da bildigi tek hareket var. 


Ünlü judocularin katildigi turnuvada hiçbir sansinin olmayacagi düsünmüs ; ama hocasina 


saygisindan ses çikarmamis… 


Turnuvanin ilk günü delikanli ilk müsabakasina çikmis. Rakibine 


bildigi tek hareketi yapmis ve kazanmis. Derken.. ikinci üçüncü maç…. 

  

çeyrek, yari final ve final… 

  

Finalde delikanlinin karsisina, ülkenin son on yilin yenilmeyen sampiyonu çikmis. 


Tam bir üstat; delikanli dayanamayip hocasinin yanina kosmus.. 


-Hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakin 


hele.. Bende ise bir kol eksik ve bildigim tek bir hareket var..bu kadar 


bana yeter.. bari çikip ta rezil olmayayim izin verin turnuvadan çekileyim.. 


-Olmaz demis hocasi. Kendine güven,çik dövüs. 


Yenilirsen de namusunla yenil. 


Çaresiz çikmis müsabakaya. Maç baslamis.Delikanli yine bildigi o tek hareketi yapmis ve tak.! 

  

Yenmis rakibini sampiyon olmus. 

  

Kupayi aldiktan sonra hocasinin yanina kosmus: 


-Hocam nasil oldu bu is? Benim bir kolum yok ve bildigim tek 


bir hareket var. Nasil oldu da ben kazandim.? 


-Bak oglum 10 yildir o hareketi çalisiyordun. O kadar çok çalistin ki , 

  

artik yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok. 


Bu bir, ikincisi de o hareketin tek bir karsi hareketi vardir. 


Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutmasi gerekir.!” 



  

Bunu anlatan dostumuz bir de şunu ekledi: 


İnsanlarin eksiklikleri bazen , ayni zamanda en güçlü taraflari olabilir: Ama yeter ki bu eksiklik kafalarinda olmasin… 

  

Yakalanan Kısrak Harman Dövermiş.

 

“Yakalanan kısrak harman dövermiş…” İlişkilerinizde, iş hayatınızda özel hayatınızda, acaba siz yakalanan kısrak gibi misiniz? Kullanılıyor musunuz? Kendinize vakit ayıramıyor musunuz? Gerçekten yakalanan kısrağın hikayesini duydunuz mu?

Atalarımız yaşadıkları olayları çok güzel ifade ederek, bizlere deyimler olarak iletmişlerdir. Yukarıdaki deyim aslında halen günümüzde az da olsa kullanılmakta olan bir sistemi anlatmaktadır. Bu hikaye şöyle başlar. Ahırlarında dokuz ay boyunca at bakmak istemeyen zeki köylüler, dağarda özgüce dolaşan ve yaşayan vahşi at sürülerine gözlerini dikmişlerdir. Bahar gelince köylüler bu atların otladığı yerlere gider, içlerinden tecrübesiz olduğu için daha çabuk yakalanacak olan genç kısrakları yakalarlarmış.

Bu kısrakları harmanların dövüldüğü yere götürür, bağlar ve yuvarlak bir döner dolapta gezdire gezdire harmanı dövdürürlermiş. Köylü, hasat sezonuna kadar hiç masraf etmediği için ve hazıra konduğu için mutludur. Nasılsa emek harcamamıştır, bütün bir yıl bakıp sorumluluk üstleneceği bir at olmadığı için duygusal bir bağı da yoktur. Yalnızca otunu ve suyunu özensizce vererek kısrağı işi bitene kadar kullanmak peşindedir.

Peki ya genç kısrak, tecrübesiz olduğu ve hazırlıksız bir anında yakalandığı için olayın farkına yeni varmıştır. Daha önce hiç deneyimlemediği bir olayın tam ortasında bulur kendini. Mecbur kalmıştır, başa gelen çekilir, vardır bunda da bir hayır der. Harmanı döverken çevirdiği dolabın her turunda yere biraz daha sağlam basarak tecrübelenir, kuvvetlenir ve olgunlaşır. İlk zamanlar olayın telaşı içinde net olarak göremediği büyük resmi şu an görmeye ve kendini sorgulamaya başlar.

Köylünün keyfi yerindedir. İşi hiçbir emek harcamadan zaten görülmektedir. Sadece kendine gelen menfaatin peşinde birikim sürahisini doldurmaktadır. Aynı anda kısrak yaşı büyümese de kendini dinlemiş, güçlenmiş ve akıllanmıştır. Günlerdir durmadan dövdüğü harman önce onu sersemletip yorgun düşürmüş, kaslarına ağrılar vermiş olsa da onu tutan kayışları koparacak güce ulaşmasını sağlamıştır.

Köylü, atın değiştiğinin ve artık bulunduğu duruma isyan ettiğinin farkında bile değildir. Çünkü ilk birkaç günden sonra atın yemeğini, suyunu bile başkalarına verdirmektedir.

Kısrak bir sabah silkelenir ve ona artık dar gelen kayışlarını koparır. Etrafındaki çitleri kolaylıkla bir darbede parçalar. Ait olduğu özgür olduğu ve kendini mutlu hissettiği çayırlara doğru hızla ama bir o kadar da rahatlamış olarak koşar.

Köylü, o ana kadar düşünmediği soruları düşünmeye başlar. Şimdi ben ne yapacağım, keşke kısrağa biraz nefes aldırsaydım, ona yardımcı olacak ekipmanları alsaydım demeye başlar.

Hayatta ilişkiler de böyledir. Siz savaşçıysanız, iyi insan olmaya çalışıyorsanız, güvenilirseniz, başladığı işi mutlaka sonuçlandırır etiketi üzerinize yapıştırılmışsa ve hepsinden önemlisi vicdanlı biriyseniz aman dikkat. Bir anda genç kısrak gibi kendinizi yakalanmış ve sırtınızda size ait olmayan ya da başkalarıyla paylaşsanız daha rahat taşıyacağınız bir yükün, sorumluluğun altında tek başınıza kalmış bulabilirsiniz. Bu olay işte, özel hayatınızda, evlilikte, aile ilişkilerinde yani hayatın her noktasında kendini gösterebilir. Diğerlerinin keyfi yerindeyken, siz ırgat gibi çalışan ya da kendine vakit ayıramayan bir konumda bulursunuz kendinizi.

Nasılsa siz o işi, o sorumluluğu, hakkıyla, fedakarlıkla gerçekleştirdiğiniz için, herkes ortadan kaybolur. Bir süre sonra siz bu yükten dolayı isyan etseniz de sizi duymamazlıktan gelirler.

Ne zaman artık yeter dediğinizde ve genç kısrak gibi kayışlarınızı koparttığınızda, hepsi birden panik olurlar, aman biz sana yardımcı olalım, yükünü, sorumluluğunu paylaşalım diyerek aslında en başından beri yapmaları gereken şeylerin farkına varırlar. Ama ne tecrübeleri vardır ne de bilgileri. O harmanın üzerine hayatlarında bir gün bile çıkmamış sadece uzaktan seyretmişlerdir.

Şimdi genç kısrağın kayışlarını seneler sonra kendileri takmaya çalışırlar ve işte o zaman farkındalık başlar…

“ Yücelerin Yücesi Rabbim

Beni ben yapan tüm değerlerimi, özelliklerimi, kabiliyetlerimi olduğu gibi sahipleniyor ve bunları bana bahşettiğin için sana şükrediyorum.

Güzel bir vicdana sahip olduğum için,

Doğduğum günden bu güne kadar, kimseye bilerek ve isteyerek kötülük yapmadığım için,

Kul hakkı yemediğim için,

İyi ve doğru bir insan olmaya çalıştığım için, kendimi çok seviyorum ve şükrediyorum.

Bu güne kadar her ne yaşadıysam yaşadım. Her neyi deneyimlediysem deneyimledim. Deneyimlerimin hepsini sevgiyle kabul ediyorum. Tüm bu deneyimlerin beni bugünkü iyi insan olmamı sağlayan imtahanlar olduğunu kabul ediyorum.

Beni kullanan, bana sırtını dayayarak tek tarflı menfaat sağlayan, iyi niyetimi suistimal eden, kendimi değersiz ya da kullanılmış hissettiren herkesi ve onların hayrıma olmayan tüm enerjilerini artık kabula geçiyorum. Bu enerjileri ruhumdan bedenimden enerji alanımdan temizliyorum, sevgi enerjisine dönüştürüyor ve Evrene serbest bırakıyorum. “

İyi ki varım, İyi ki Tam’mım

Sevgiyle Serkan Sorguç ŞifaChi – sifachi.com

AŞK, DOSTLUK VE GÜVEN

large

 

AŞK, DOSTLUK VE GÜVEN ________________________________________

Üçü bir arada oldu mu harikaymış her şey…
Gün gelmiş aşkın işi çıkmış…
Ehh meslek bu kolay mı? Ama dostlarından ayrılmadan önce söz vermiş onlara beni özlediğinizde gelin uzaklarda olmayacağım. “Nerde gözleri arzuyla dolu birbirine bakan bir çift görürseniz ben ordayım.”
Ve ayrılmış yanlarından…
Peki demiş dostluk güven’e; “madem öyle bende yoluma düşeyim…
Görev çağırır. Ama merak etme nerde birlikte ağlayan iki insan görürsen bilki ben ordayım…”
Güven ağzını açmış veda etmek için ama dostluk ayrılmış arkadaşının yanından onun son sözünü dinlemeden ve gitmiş uzaklara…
Güven sessizce geçirmiş elinde olmadan ”Beni kaybederseniz bir daha asla bulamazsınız…”

Hiç Bir Zaman Güveninizi Yitirmemeniz Dileğiyle…

İki Çay Bir Simit

26

“Cevizin kabuğunu kırıp özüne inemeyenler, cevizin hepsini kabuk zannederler.” Gazzali

Baharın ilk günleriydi. Yağmurlar, rahmet şarkıları söylerken; martılar, bahar türküleri çığırıyordu. Öğretmenliğe adım atacağımız okullar yeni belli olmuş, fakülteden iki arkadaşımla birlikte kısmetimize Namık Kemal Lisesi çıkmıştı. Stajımızı merkezdeki bir okulda yapacağımız için çok sevinçliydik. Pazartesi günü arkadaşlarımla Namık Kemal Lisesi’ne gittik.

Okulu, idarecileri, örnek alacağımız insanları, tanımaya çalıştık. Rehberimiz olarak edebiyat öğretmeni Mahmut Bey görevlendirilmişti. Mahmut Bey, lise ikinci sınıfların dersine giriyordu. Emekliliği yaklaşmış, halim-selim bir insandı.

Bize oldukça babacan davranıyordu; ama sınıfa girince çok değişiyor, dersin yarısı bağırıp çağırmakla geçiyordu. Girdiği sınıfta herkesin şikâyetçi olduğu Uğur adında bir talebe vardı. Daha önce iki liseden sürgün edilen Uğur’a bütün cezalar denenmiş; ama bunlardan bir netice alınamamıştı. O artık çekinilen, tehlikeli bir öğrenciydi. Sınıfta Uğur’un katkılarıyla, tam bir Hababam Sınıfı sahneleniyordu.

Mahmut Bey, bu durumdan o kadar mahcup oluyordu ki; yetkisi olsa çok rahatlıkla; “Siz bu sınıfa girmeyin.” diyecekti. Biz de bu duruma çok üzülüyorduk; fakat ne yapacağımızı da bilemiyorduk. Bizi asıl düşündüren uygulamalı ders anlatımıydı. Birkaç gün içinde örnek ders anlatacaktık ve çalışmamızı fakültedeki rehber hocamız değerlendirecekti. Uğur’un bulunduğu sınıfta, bu çok zor bir işti. Stajdan iyi bir not alamama endişesine kapılmıştık. Ne yapacağımızı bilemeyip kara kara düşünürken, o günler gelip çattı. İki bayan arkadaş, benden önce ders anlattılar. Kırk beş dakikayı doldurmak, onlar için tam bir işkenceye dönmüştü.

Gözümüz o kadar korkmuştu ki; bu mesleği yapamayacağımızı dahi düşünmeye başlamıştık. Öyle ki bir arkadaşım, dersi bitirene kadar ölmüş ölmüş dirilmiş, diğeri ise yirmi dakika ancak dayanabilmiş ve sınıfı gözyaşlarıyla terk etmişti. Uğur, her türlü şaklabanlığı yapıyordu. Belki benden çekinir diye en sert bakışlarımla gözünün içine bakıyordum; ama Uğur aynı sertlikle karşılık veriyordu. İnatlaşma konusunda oldukça maharetliydi! Çok iyi rol yapıyordu. Bir saniye içinde komik bir görünümden trajik bir görünüme rahatlıkla geçebiliyor, her durumda dikkatleri üzerine çekecek bir şeyler buluyordu. Kara kara düşünme sırası bana gelmişti.

Arkadaşlarımın yaşadıklarını ve Uğur’un yaptıklarını hatırladıkça uykularım kaçıyordu. İşin içinde rezil olmak ve mezun olamamak da vardı. Bizi izlemeye gelecek hocamız çok katıydı. Kesinlikle mazeret dinlemezdi. Sadece merhameti değil, notu da kıttı. Perşembe günü, Uğur okula gelmedi. O gün, hepimiz için düğün bayramdı. Niçin gelmediğini merak etmekle birlikte bir sonraki gün de gelmemesi için dua ediyordum.

Çünkü cuma günü ben ders anlatacaktım. Uğur sınıfta olmazsa, bunu başaracağımdan emindim. O gün öğle arası yemek için okuldan çıktım. Caddede ilerlerken kalabalığın yoğun olduğu bir ânda Uğur’la göz göze geldik. Uğur’ un gözlerinin içi gülüyor, sanki benimle bir şeyler paylaşmak istiyordu.

Şaşırmıştım, çünkü Uğur’la hep sert bakışırdık! Uğur bize hiç yaklaşmaz, bizden sürekli kaçardı. O şaşkınlıkla gayriihtiyarî; “N’aber Uğur!” dedim. Uğur, çok neşeli bir sesle; “İyilik, hocam!” dedi. Ardından pek mağrur bir tavırla; “Kazandık! Hocam, kazandık!” dedi. “Ne kazandınız?” demeye fırsat kalmadan yanımızda, fakülteden bir arkadaşım belirdi ve bizi hemen oradaki bir pasaja, çaya davet etti. Uğur’u ben çağırmadım; ama davet, ikimize yönelik olduğu için Uğur da bizimle gelmişti. Biraz tedirgin olmuştum. Talebeyi çaya çağırmak mı? Böyle bir şey olamazdı! Hiçbir öğretmenimizden böyle bir şey ne görmüş ne de duymuştum. Uğur’la dışarıda karşılaşmak bile beni öylesine germişti ki, içimden arkadaşıma öfkeleniyor; ama hissettirmemeye çalışıyordum. Uğur’a kaşlarımla olmazsa sözle “Hadi sen git bakalım!” diyebilirdim ama diyemedim. Yapacak bir şey yoktu. Onu arkadaşım davet etmişti.

Havadan sudan; biraz da futboldan konuştuk. Çaylar içildi, çıtır simitler yendi. Bu arada Uğur’un neşesinin kaynağı da anlaşılmıştı. Mahalle maçı yapmışlar ve Cezaevi Spor 9–5 kazanmıştı. Uğur, tam beş gol atmıştı. Uğur’u hiç böyle görmemiştim. Yüzünde bahar gülleri açıyor, içi içine sığmıyordu. Sınıfta yaşananlarla ilgili hiç konuşmadık, konuşamadık… Uğur’u yargılayacak ne tek bir söz, ne de bir imada bulundum. Daha doğrusu bulunamadım.

Bizim gördüğümüz, bildiğimiz öğretmen anlayışıyla, içimden çok şeyler geçmedi değil. Meselâ ona simit altı haşlama yedirebilirdim! Hem de yağlısından ve unutamayacağı cinsten! Aslında fırçam gelmedi değil! Boğazıma kadar geldi geldi, düğümlendi. Talebe kısmı, fırça yedikçe parlardı. Rahmetli dedem, öyle derdi? Fakat muhabbet öyle hızlı ve koyuydu ki fırsat bulamadım.”Neden böyle yapıyorsun, şöyle yapsan daha iyi olur.” diye nasihat da etmedim, edemedim. Zaten bunların hiç faydası olmamıştı ki! Biraz daha sohbet ettikten sonra kalkmaya karar verdik. “İyi günler!” deyip ayrılırken, Uğur elimi öpmek istedi. Ben de ister istemez onu yanaklarından öptüm. O kadar mutluydu ki, zaferlerini(!) tebrik etmeden geçemedim. Okuldaki Uğur’la buradaki Uğur çok farklıydı! O öğrenci sanki bu değildi. Hiç farkında olmadan Uğur’a karşı içimde bir sıcaklık oluşmuştu.

Ertesi gün ders anlatma sırası bana geldi. Derse başladığımız ilk dakikalarda, heyecanla birlikte tedirgindim. Uğur fobisi hâlen üzerimdeydi. Uğur’la bir gün önce yaşadıklarımızın bir rahatlığı vardı belki; ama yine de nefesimi kontrol etmekte zorlanıyordum. Heyecanım sesime de iyice yansımıştı. Bu duygularla birlikte büyük bir şaşkınlık ve mutluluk yaşıyordum. Zîrâ karşımda bambaşka bir Uğur vardı. Hiç aşırılık yapmadığı gibi o kadar munis, o kadar saygılıydı ki… Allah Allah! Acaba hasta mıydı?

Yok yok…

Hastaya benzemiyordu. Derse katılıyor, çok enteresan sorular soruyordu. Bu dersle birlikte Uğur’la dost olmuştuk. Çoğu teneffüste artık beraberdik. Yaşadığı hâdiseleri, ailesinin sıkıntılarını, çaresizliklerini anlattıkça gözleri buğulanıyor, bazen de dolup boşanıyordu. Sokak soytarısı sandığım Uğur tam bir çilekeşti. Döverek, söverek ağlatılamayan Uğur, şimdi kendi kendine ağlıyordu! Karşılıklı ağlaştığımız günler de oldu…

Çok ciddi ailevî dramlar yaşıyordu. Annesiyle babası ayrıydı! Canı gibi sevdiği dört yaşındaki kız kardeşi Maviş balkondan düşerek cennet kuşu olmuş. Asıl adı Zeynep’miş; ama deniz mavisi gözlerinden dolayı Maviş diyorlarmış. Maviş’in ölümü babasını iyice yıkmış. Ah bir sabredebilse…

O nihai gün gelecek ve Maviş’i elinden tutacak ve “Hadi babacığım!” diyerek ebedi saadet mekânına davet edecekti. Ama nafile! Bu İlahî adaletten habersiz olduğu için maalesef hâdiseden eşini sorumlu tutmuş; böylece tarifi imkânsız yeni acılar yaşanmıştı. Anne yüreği, evlât acısının üzerine böylesine bir suçlamayı hiç taşıyamamış; bunalıma girmiş ve nihayetinde boşanmışlardı! Birbirinden ağır bu iki tablo, Uğur’u iyice derbeder etmiş; okuldan, talebelikten tamamen koparmıştı. Okul idaresi, bu durumu iyi tahlil edememiş; klâsik çözümler denenmiş; vara yoğa ceza verilmişti.

Saç var ceza, sakal var ceza, kazak var ceza, sigara var ceza, defter yok ceza, kitap yok ceza, ödev yok ceza, kravat yok ceza, ceket yok ceza. Ceza, ceza, ceza! Uğur’un durumundan çoğu öğretmenin haberi bile olmamıştı. Olanlar da ağız birliği etmişçesine benzer şeyleri söylemişlerdi: “Durumunu biliyorum; ama ders, her şeyden önemlidir.”, “Sen talebesin oğlum! Bunları düşünme!”, “Seni anlıyorum; ama yapacağım bir şey yok.”, “Sen yine hâline şükret koçum, benim annem de yok babam da…” Bütün bunlardan sonra içine kapanması gereken Uğur, hırçın bir Karadeniz delikanlısı tavrıyla, aksine daha da isyankâr olmuş; kendisini dinleyip anlamayan herkesle zıtlaşan bir karakter hâline gelmişti. Bütün bu dramlar onun ‘temel’ini yok edememişti. Zıtlaşmaları Efece değil Temelceydi… Uğur şimdi babaannesiyle kalıyordu. Kalıyordu; ama onunla da arası pek iyi değildi.

Zîrâ babaannenin de üst üste gelen bu ağır imtihanları taşıyacak hâli kalmamıştı. Kadıncağız ne yapacağını pek bilemiyordu. En yetkili kişiler, ona; “Nine nine! Hiç boşuna uğraşma; bu çocuk adam olmaz.” demişlerdi. İdarecilerden iyi mi bilecekti! Okuldan gelen tepkileri, ister istemez daha da süsleyerek Uğur’a yansıtıyordu.

Karışık duygular içindeydim. Asıl suçlu kimdi?

O günlerde arkadaşlar elime bir dergi tutuşturmuştu. Dergide, öğretmen-talebe münasebeti açısından örnek bir hatıra vardı: Üç kafadar arkadaş, bir akşam gizlice kaldıkları talebe yurdundan kaçmışlardı. Durumu zamanında haber alan müdür yardımcısı, öğrencileri otobüs terminalinde yakalamış, apar topar yurt müdürünün huzuruna getirmişti. Öğrenciler, çok sevdikleri yurt müdüründen çok da korkarlardı. Acaba kendilerine ne ceza verecekti?

Yurt müdürü, kaçak talebeleri mânâlı mânâlı süzdükten sonra, yardımcısından üç tane demir sopa bulup getirmesini istemişti. Öğrenciler demir sopa ile dövüleceklerini zannederek, korku ve pişmanlıkla bir kenara sinmiş beklerken, müdür yardımcısı, bu yaramaz öğrencilere bir tanesinin de yetebileceğini, neden üç tane birden sopa gerektiğini pek anlamasa da, az sonra elinde demir sopalarla dönmüştü.

Önce şefkatli bir üslûpla bu üç talebeye güzel güzel nasihatler eden yurt müdürü, öğrencilerin ve müdür yardımcısının şaşkın bakışları arasında, demir sopaların her birini bir talebenin eline tutuşturmuştu. Sonra da gömleğini çıkararak, talebelere; asıl suçlu biziz, size okulu, yurdu ve kendimizi sevdiremedik, size hakikatleri anlatamadık. Şimdi, elinizdeki demir sopalarla bize vurun ki, aklımız başımıza gelsin. Böylece bir daha sizlerin bu eğitim yuvasından nefret etmemeniz için ne gerekiyorsa yapalım, demişti. Pişmanlık gözyaşlarına boğulan talebeler, öğretmenlerinin ellerine sarılarak af dilemişler, bir daha kaçmayacaklarına söz vermişlerdi. Sonra okullarını başarıyla bitiren bu öğrenciler, vatana hizmet yolunda büyük işler yapmışlardı.

İşte gerçek öğretmenlik ve rehberlik buydu… Bu hikâyeyi okuduktan sonra ben de Uğur’un bu yaramazlıklarında kendimizde kusur buluyor, ona bir ağabey, bir arkadaş gibi yaklaşmaya çalışıyordum. Uğur’la dostluğumuz artarak devam etti. Beraber çiftlik turları attık, sahilde dolaştık. Uğur, bana çay bile ısmarladı. Hem de aynı çaycıda. Bir tane de simit aldı. Alabildi. Yalnız bu defa, simidimizi paylaşmıştık. Uğur’daki değişime idareciler, arkadaşları, öğretmenler, herkes şaşırıyordu. Enteresan yorumlar yapılıyordu.

Hele kuru bilgi yüklemekten başka derdi olmayan bazı usta öğreticilerimizin değerlendirmeleri bir harikaydı! “Başına saksı düşmüş olmalıydı.”, “Hangi dağda kurt ölmüştü?”, “İyi saatte olsunlar mı musallat olmuştu?” ,”Ninesi, türbelere mi götürmüştü?” Meslek hayatımın baharında en büyük dersi almıştım. Bu dersi bana hepimizin ‘uğursuz’ gördüğü Uğur vermişti. Uğur’un neden böyle davrandığını anlamıştım. Yıllardır herkes onu itmişti. Aile, çevre, idare ve biz öğretmenler… Anlaşılan, kimse onu dinlememiş, anlamamış; başını okşamamıştı… Demek ki insanın yaratılışındaki o güzellik, biz büyüklerin özel gayretleriyle küllenebiliyordu. Hoyrat bahçıvanların elindeki güller, dikenleşebiliyor; ‘peygamber mesleği’ öğretmenlik, yargıçlığa hattâ savcılığa dönüşebiliyordu. Tamamen bir tevafuk neticesi Uğur’u kendime çekmiştim. Hem de iki çay bir simitle… Belki de sadece güler yüzle veya adam yerine koymakla. İşte asıl rehberlik buymuş!

Hâlbuki rehberlik bize, sadece form doldurmak ya da doldurtmak olarak gösterilmişti. Aslında bütün öğretmenlerimiz iyi niyetlidir; ancak iyi niyet yetmeyebiliyor. O niyeti yerine getirecek doğru yaklaşımlara da ihtiyaç var. Bu ise değil yedi sekiz teorik-pedagojik dersle, seksen pedagojik dersle yine öğrenilemez… Ancak ve ancak onlara ağabey, abla olmakla; onlarla ‘arkadaş’ olmakla ‘dost’ olmakla öğrenilebilir…

Kafka ve Oyuncak Bebek

Kafka ve Oyuncak Bebek

Hikayeye göre günün birinde Franz Kafka rutin yürüyüşlerini yaptığı parkta küçük bir kıza rastlamış. Kız ağlıyormuş. Oyuncak bebeğini kaybetmiş ve bu onu oldukça üzmüş.

Kafka bebeği onun yerine aramayı önermiş ve ertesi gün aynı noktada buluşmak üzere sözleşmişler. Bebeği bulamaması üzerine Kafka küçük kıza bebeğin ağzından bir mektup yazmış ve buluştuklarında kendisine okumuş:

“Lütfen benim için kederlenme, dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım. Sana başımdan geçenleri anlatacağım.” Bu birçok mektubun ilkiymiş. Kafka küçük kızla her buluştuğunda sevgili oyuncak bebeğin hayali maceralarını özenle yazdığı mektuplardan ona okurmuş. Küçük kız da bu şekilde avunurmuş.

Derken gün gelmiş, görüşmelerin artık sonu gelmiş. Kafka son görüşmede küçük kıza bir oyuncak bebek getirmiş. Küçük kız, aslından oldukça farklı olan oyuncak bebeğe şaşkınlıkla bakakalmış. Bebeğe iliştirilmiş bir not küçük kızın şaşkınlığını gidermiş: “yolculuğum beni çok değiştirdi…”

Uzun yıllar sonra, artık bir yetişkin olmuş olan küçük kızımız, gözü gibi baktığı bebeğinin, gözünden kaçırdığı bir çatlağının içine sıkıştırılmış bir mektup bulur. Kısaca şöyle yazmaktadır: “Sevdiğin her şeyi er ya da geç kaybedeceksin, ama sonunda sevgi başka bir surette geri dönecek.”

May Benatar, Kafka & the Doll: The Pervasiveness of Loss

ASLAN İLE KARINCA HİKAYESİ…İş hayatında prosedürler bazen işin tadını kaçırabilir…

karinca-ve-aslan

Küçük bir Karınca her sabah erkenden işine gelir ve neşe içinde çalışmaya başlardı…
Çok çalışır… Çok üretir… Ve bunları keyif içinde yapardı.
Patronu Aslan, Karınca’nın başında yöneticisi olmadan kendiliğinden bu kadar hevesle çalışmasına çok şaşırırdı.Bir gün karlılığı ve verimliliği arttırmak için aklına parlak bir fikir geldi.Eğer Karınca, başında bir yönetici bile olmadan bu kadar üretken olabiliyorsa, bir de başarılı bir yöneticisi olsa neler yapardı.


Bunun üzerine, müthiş bir yöneticilik kariyeri olan ve yazdığı raporlarla ünlü Hamamböceği’ni işe aldı. Hamamböceği işe öncelikle bir saat alarak başladı.
Böylece Karınca’nın çalıştığı saatleri tam olarak ölçebilecekti. İş saatlerinde gevşekliğe müsaade etmeyecekti. Elbette raporlarını düzenleyecek bir sekretere de ihtiyacı olacaktı. Bu nedenle; hem telefon trafiğini yönetmek ve hem de arşiv işleri için Örümcek’i işe aldı.
Aslan, gelişmelerden çok memnundu. Hamamböceği’nin hazırladığı raporlar gerçekten harikaydı. Hatta ondan üretim hızını ölçen ve karlılığı analiz eden renkli grafikler de hazırlamasını istedi. Böylece bu raporları ortaklarına sunum yaparken kullanabilecekti.Hamamböceği, bu raporları üretebilmek için yeni bir bilgisayara ve donanıma ihtiyaç duydu.Artık artan ekipmanlar için de bir bilgi işlem departmanı oluşturmanın zamanı gelmişti. Bu işleri idare etmek için Sinek’i işe aldı.

Bir zamanlar mutlu, üretken ve rahat olan Karınca bu yeni toplantı düzeninden ve evrak işlerinden yılmıştı. Zamanın büyük bir kısmını sorulan soruları cevaplamak ve evrak işleri yapmakla geçiyordu.
Aslan, Karınca’nın bölümünün giderek büyümesinden memnundu. Bölümü daha da büyütmek üzere bir üst yöneticiye ihtiyaç olduğunu düşündü. Ve bölüm başkanı olarak başarıları ile ünlü Ağustosböceği’ni işe aldı.

Kendi rahatına ve keyfine düşkün Ağustosböceği’nin ilk icraatı ofisi rahat edebileceği yeni mobilyalarla döşemek oldu.
Tabii ki kendisinin yeni bir bilgisayara, bütçe kontrol ve stratejik verimlilik planı hazırlanması için kişisel bir yardımcıya ihtiyacı vardı. Bunun üzerine eski işyerindeki yardımcısını işe aldı.
Karınca’nın çalıştığı yer giderek kimsenin gülmediği, neşesiz ve mutsuz bir mekana dönüşmüştü. Ağustosböceği, patronu Aslan’ı ortamın ruh halini değiştirecek bir çalışma yapılması gerektiğine ikna etti.
Bunun üzerine, Karınca’nın bölümünde olup bitenleri gözden geçiren Aslan,     üretimin ve karlılığın dramatik bir şekilde düştüğünü farketti. Hemen, son derece itibarlı ve iyi tanınmış bir Danışman olan Baykuş’u sorunu çözmesi için işe aldı.Baykuş, Karınca’nın departmanında 3 ay geçirdi. Bu hummalı çalışmanın ardından ciltlerce süren muhteşem bir rapor yazdı.     Raporun sonucu şuydu: “Departmanda aşırı istihdam vardı”.
Aslan, raporu inceledikten sonra dramatik bir karar verdi.Ve, elbette, ilk olarak negatif tavırlarıyla dikkat çeken, mutsuz ve çalışma isteğini kaybetmiş olan Karınca’yı işten çıkardı.

İNSANLAR NE DUYMAK İSTER?… VE NEYİ , NASIL SÖYLEMEK…!

images (1)

Padişah bir gece düşünde tüm dişlerinin döküldüğünü, yemek bile yiyemez hale geldiğini görür. Sıkıntı içinde uyanır. Vezirini çağırıp, sarayın rüya tabircisinin (yorumcusunun) hemen huzuruna getirilmesini buyurur. Uyku sersemi tabirci başı yanına gelince, Padişah düşünü anlatıp sorar:

“Tabirci başı bu rüya hayır mıdır, şer midir? Neye işarettir, hele bir söyle.”

Tabirci başı biraz düşünür, sonra utana sıkıla, “Şerdir, Padişahım,” der. “Ne yazık ki, tüm yakınlarınızın gözlerinizin önünde birer birer ölüp, sizi yapayalnız bıraktıklarını göreceksiniz.”

Bir an sessizlik olur, ardından Padişah kükrer : “Tez atın şunu zindana, felaket habercisi olmak neymiş öğrensin!” Tabirci başı yaka paça götürülüp, zindana atılır.

Padişah bir başka tabircinin bulunmasını emreder.

Huzura getirilen ikinci tabirciye de rüyasını anlatıp sorar, “hayır mıdır, şer- midir?” der.

İkinci tabirci daha önceki tabircinin başına gelenleri duyduğu için uzun uzun ve korku dolu gözlerle düşünür. Birden gözleri gülümser ve yüzü aydınlanarak cevap verir;

“Hayırdır, Padişahım!” der. “Bu rüya tüm yakınlarınızdan daha uzun yaşayacağınızı gösterir. Daha nice seneler boyu ülkenizi yönetebileceksiniz.”

Padişah ağzı kulaklarında buyurur :”Bu tabirciye iki kese altın verin!”

Başından sonuna durumu izlemiş olan vezir çıkarken, tabirciye sorar:

“Aslında sen de, tabirci başı da ayni şeyi söylediniz. Neden onu cezalandırdı da seni ödüllendirdi?”
     Tabirci güler. “Elbette aynı şeyi söyledik, ama NE SÖYLEDİĞİNİZ  kadar,  NASIL SÖYLEDİĞİNİZ de çok önemlidir..”

Eller…

eller

On beşinci yüzyılın başlarında, Nürnberg yakınlarında oldukça fakir bir aile yaşardı. On sekiz çocuklu ailenin oldukça mütevazı kazancını çocuklarına yetirmek için günde on sekiz saate yakın çalışırdı. Gerektiğinde konu komşudan yardım da gelirdi. On sekiz kardeşten ikisi, Albrecht ve Albert, bu umutsuz durumlarına rağmen, kalplerinde gizliden gizliye bir hayâli büyütürlerdi. Her ikisi de usta bir ressam olmak istiyordu ama babalarının kendilerini şehirdeki sanat akademisine gönderemeyeceğini gayet iyi biliyorlardı.Günler geceler süren tartışmalardan sonra iki kardeş ortak bir karar aldılar. Yazı tura atmaya karar verdiler. Yazı turada kaybeden maden ocağında çalışacak, kazandığı ile kazanan kardeşinin sanat akademisindeki masraflarını karşılayacaktı. Sonra da, kazanan kardeş, dört yıl sonra mezun olduğunda, ya resimlerini satarak ya da gerekirse madende çalışarak diğer kardeşi okutacaktı.

Bir sabah fısıltılı dualar eşliğinde yazı tura attılar. Yazı turayı Albrecht kazandı ve Nürnberg’deki sanat akademisinin yolunu tuttu. Albert ise maden ocağının yolunu tuttu. Dört yıl boyunca kardeşine para gönderdi. Albrecht’in karakalem ve yağlı boya resimleri akademide hemen herkeste hayranlık uyandırmıştı. Öyle ki daha mezun olmadan hatırı sayılır paralar kazandı.

Genç sanatçı mezun olup köyüne döndüğünde, kalabalık ailesi evlerinin verandasında yemekteydi. Uzun sohbetlerin ardından, Albrecht ayağa kalktı, kardeşi Albert’in elinde tutup kendisine yaptığı eşsiz iyiliği anlattı. Albrecht, Albert sayesinde hayallerini gerçekleştirmişti. Sonra sözlerini şöyle tamamladı: “ Ve şimdi, benim fedakâr kardeşim Albert, sıra senin. Şimdi Nürnberg’e gidip hayallerini gerçekleştirebilirsin. Masraflarını ben karşılayacağım.” Herkesin gözü Albert’e döndü. Albert, oldukça solgun yüzünü yıkayan göz yaşlarını gizlemeye gerek görmeden, başını “hayır, hayır!” anlamında sağa sola sallıyordu.

Albert, sonunda kalktı ve göz yaşlarını sildi. Kardeşlerinin, anne babasının yüzlerinde gezdirdi gözlerini. İki elini de sağ yanağına yapıştırıp yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya başladı: “Hayır, kardeşim. Nürnberg’e gidemem. Benim için artık çok geç. Dört yıllık maden işçiliği ellerime neler yapmadı ki! Her parmağım en az bir kere ezilip kırıldı. Son zamanlarda, sağ elimde dayanılmaz romatizma ağrıları da başladı. Bir bardağı bile zor tutuyorum. Nasıl olur da kara kalem, yağlı boya çalışırım ki… Parmaklarım fırça tutacak inceliği çoktan kaybetti. Hayır, kardeşim, hayır… Benim için artık çok geç.” Bu buruk konuşmanın üzerinden 450 yıldan uzun bir süre geçti. Bugüne kadar Albrecht Durer’in yüzlerce portresinin yanı sıra, karakalem, sulu boya, yağlı boya resimleri dünyanın sayılı müzelerinin duvarlarını süsledi. Fakat bunlar içinde hiçbiri Albrecht Durer’in o günkü yemekten sonra yaptığı karakalem çalışması kadar ünlü olmadı. Bugün yeryüzünde bir çok çalışma masasının üzerini süsleyen, bir çok duvarda asılı duran bu resim Durer’le eşleştirildi; hatta Durer’den daha çok bilinir oldu. Albrecht Durer, kardeşi Albert’in kendisi için gösterdiği feragati resmetmeye niyetlendi. Kardeşinin maden ocağında çalışmaktan eğri büğrü olmuş parmaklarını ve kırık kırış avuçlarını bütün detaylarıyla çizdi. Resimde Albert’in ince parmakları göğe doğru yönelmişti. Avuçların içi sanki gökten bir yağmur bekliyorcasına açıktı. Durer bu çalışmasına basitçe “Eller” adını verdi. Fakat insanlar, böylesine açık avuçlara ve göğe yönelmiş parmaklara her kalbin içini ısıtan bir sırrı doldurdular. Albrecht Durer’i dünyaca ünlü bir ressam, Albert Durer’i ise sıradan bir maden işçisi yapan o yazı tura anının nişanesiydi bu. Düşen her yaprak gibi, havada metalik parıltılar içinde yuvarlanan paralar da O’nun ilmi dışında değildi. Bozuk para yere düştüğünde, Albrecht’in sanatçı olma duası, Albert’in de bir sanatçının en ünlü eserine model olma duası kabul edilmişti. Durer’in “Eller”i, böylece, “Dua Eden Eller” olarak anıldı.

Zihni Özgür Bırakmak!

large (1)

 

George Dantzig anlatıyor: Berkeley’de California Üniversitesi Matematik Bölümü Öğrencisiydim. Her zaman ki gibi sınıfa geç girdim ve tahtadaki iki soruyu ev ödevi sanarak defterime geçirdim. O akşam, soruların üzerinde çalışırken bunun profesörün verdiği en zor ödev olduğunu düşündüm. Her gece, başaramasam da sırasıyla her iki problemin üzerinde saatlerce çalıştım.

Birkaç saat sonra beynimde bir şimşek çaktı ve her iki problemi birden çözdüm. Ertesi gün cevapları okula götürdüm.Profesör, masanın üzerine bırakmamı söyledi. Masanın üzerinde kağıttan bir tepe oluşmuştu. Benim kağıdımın bunların arasında kaynayacağını düşünüp bir sıraya üzgünce oturdum. Altı hafta sonra bir Pazar sabahı kapının vurulmasıyla uyandım. Kapıda profesörü görünce dondum kaldım. ‘George! George!’ diye bağırıyordu.’Problemi çözmüşsün’ dedi. ‘Tabiiki’ diye cevap verdim.’Çözmem gerekmiyor muydu?’ diye sordum.
Profesör, tahtaya yazılmış olan o iki problemin ev ödevi olmadığını, dünyanın önde gelen matematikçilerinin şimdiye kadar çözememiş oldukları iki ünlü problem olduğunu açıkladı. Birisi bana onların, iki ünlü çözülememiş iki problem olduğunu söyleseydi, sanırım onları çözmeyi denemezdim bile.